favori siteniz olsun
istatistik
 
E

Ğ

E

R


İ

N

S

A

N



İ

S

E

N



Ö

L

M

E

Z

S

İ

N



K

O

R

K

M

A
Üzümbaba düşünüyor
'Kovboylar' ve 'Kör Kılıçlar'

Eğer bir insan 'körü körüne' bir şeye inanıyorsa hatalar zincirine ve saplantılar akıntısına kendisini sürüklüyor demektir. Böyle bir akıntı insanı kolay kolay sağlıklı düşünceye götüremez. Gözünü kör, kulağını sağır, hızlı yürek çarpıntısı sonucu beyin hücrelerini  de hasta eder.

Böyle durumlara dönem dönem her insan düşebilir. Ya yok olursun, ya da hatalar zincirinden nasıl döneceğin sorusu senin ve üyelerinin, çoluğunun çocuğunun, eşinin, dostunun, yakının, uzağının kısacası tüm toplumun geleceğini etkiler. Yok olma burada bir mecazi anlam içerir. Hiçbir şey tarihin sayfalarından yok olmaz, mutlaka bir yerde hak ettiği bölümde yerini alır.

Bazı politikacılar kendi kişisel çıkarları için toplumları basamak olarak kullanır. O politikacılar toplum bireylerini körü körüne inandırarak politikalarını uygular, toplumları tabu akıntılarıyla uçuruma sürükler, büyük ızdıraplar çektirirler.

Dünya genelinde Hitler ve Mussolini çağımızın en yakın örneği olarak önümüzde hep durur. Türkiye yakın tarihimizde ise Çorum katliamcıları, Malatya, Maraş ve Sivas Madımak oteli katliamcıları. Bu maceracı politikacıların kaderleri ister acı sonlarla bitsin, ister bitmesin, topluma çektirdikleri acılar tarih boyu asla unutulmaz.  Tarihçilerin bir kısmı tersten okur, bir kısmı düzden. Bir kısmı da yandan çarklıdır

………

Bazı toplumlar bir türlü olgunlaşamazlar, iğrenç akıntıya kapıldıkları halde sürüklenmelerden, körü körüne tabularından son derece zevk alırlar. ‘Kör toplum’, ‘sağır toplum’, ‘beyinsel özürlü toplum’ olmaktan son derece mutludurlar.

12 eylül yaratıcılarını yargılamak yerine, Madımak katliamcılarını yargılamak yerine onların üzerine bazı rütuşlar yaparak kendi amaçları doğrultusunda toplumu aynen yönlendirmeye devam ederler. Bu anlamda ‘ne ekilirse o biçilir’ mantığı bazı toplularda aynen tutar(gerici toplum), bazı toplumlarda  ters teper(devrimci toplum). Bazı toplumlarda ise ‘Bardağın dolu tarafından mı, yoksa boş tarafından mı bakma’ mantığı birbirine karışır. Bu sonuncusu bir anlamda hem gericilerin, hem de ilericilerin birbirlerini yiyerek kardeşçe(!) yaşadıkları bir toplum sistemidir.

........

Irak işgali ve işgalden çekilen(!) çağımızın sömürücüsü amerikaya hangi yönden, nasıl bakılacak? ‘Arap baharları’na hangi yönden bakmalı?  ‘Ermeni soykırımı var mıydı, yok muydu’ sorusu yıllardır Türkiye’nin başını ağrıtmaya devam ediyor, keza ‘pkk’, ya da ‘kürt sorunu’, ‘Dersim, katliam mıydı, değil miydi’, ya da 1000 yıldır ‘alevilerin ızdırapları’ ve ‘alevilerin hala ikinci sınıf muamelesi görülmeleri’... Örnekler çoğaltılabilir. Bu sorulara ‘tilki gözüyle’ mi, yoksa 'koyun gözüyle’ mi bakmalı? ‘Haklar demokratik örgütlenmeyle mi, terörle mi’,  yandaş toplayabilmek için ‘lobicilik ve lobiciliğin sınırları’, istenilen sonuca ulaşabilmek için ‘amaç ve araç’?

Yani sorun şu: toplumda kendi kişisel çıkarlarını içe bastıracak politikacıları üreterek ‘insan haklarını özümseyen' bir gözle bakabiliyor muyuz, öyle politikacıları toplum olarak ön plana çıkarabiliyor muyuz?

Objektif mi, subjektiv mi?

Subjektif bakıldığı sürece toplum asla tabularından kurtulamaz, bunun sonucu olarak da ‘negatif anlamda’ tilki politikacılar tarlalarında onlara bol süt veren, onları besleyen, toplumu körü körüne tabularıyla başbaşa bırakma dönemleri uzar da uzar. Bir gün uçuruma kadar akıntıyla gelmiş olursun, sonra ya uçurumdan aşağı haydi yallah….

İşte o zaman bakılır ki bir kültür çöküp gider. Ama bilimsel olarak bilinir ki, ‘hiçbir şey yok olmaz’. Küllerin üzerinden yepyeni bir kültür doğar. ‘Tarih’ hep böyle yenilenir.

Dünyamız yüzyıllardır ‘kovboy’ yetiştiriyor. Haramiler de ‘kör kılıçla’…

Ya sabır…

Üzümbaba

22 aralık 2011

Yazının linki

Nice kovboysuz yeni yıllara....


Bundan birkaç yıl önceydi.

Yaşadığım kentin bir parkında çocuklarla dolaşıyoruz. Bir ara bir karıkoca çiftin türkçe konuşmalarını duyduk. Burada kendi dilimizden konuşan insan sayısı sınırlıdır. Onun için bu yeni yüzlere doğal olarak ilgi duyduk.

Tanıştık...

Kanada'da oturuyorlarmış, dünya turu yapıyorlarmış, zaman zaman böyle yaparlarmış. Akşama doğru gemi kalkıyor, İsveç'ten Finlandiya'ya geçeceklermiş. Çarşıda o saatlerin geçmesini bekliyorlarmış.

Kanada Toronto'dan Halit Anginar ve eşi.

Biz, çarşıdan 30 kilometre dışarıda oturuyoruz. İşyerim ve evim ayni bahçe içerisinde. Hep beraber gemi bekleme saatlerini bize giderek değerlendirdik. Hem de tanışmış olduk.

Ogün bugün genelde bayramlarda internet üzerinden kutlama kartları göndeririz birbirimize.

Halit abimiz canadaturk.ca internet sitesinde köşe yazıları yazar, zaman zaman izlerim. Yazılarının çoğu bir tür seyahatnamedir. Bazan da tarihi bilgiler ve güncel konulardır.  Bugün ordan bir köşe yazısını okudum. Yüzyıllardır güncelden düşmeyen bir konu.

Halit Anginar abimizin affına sığınarak bu köşe yazısını aşağıya aktarmaya karar verdim ve kendisine  ve ailesine buradan sağlıklar dilerim.

Üzümbaba sitesi adına.
...............

Özgür Ülke

Halit Anginar
08/11/2011

LEOPOLD II, Avrupa'nın küçük ülkesi Belçika'ya 1865 yılında kral oldu. Ülkesini çok seviyordu, onun Avrupa'nın sayılı ülkelerinden biri olmasını arzuluyordu.
Fikrini meclise sundu: Belçika, diğer ülkeler gibi, sömürge sahibi olmalıydı.
Meclis kralın bu önerisini reddetti. Belçikalılar huzurlarını bozacak bir macerayı istemiyorlardı. Leopold meclise yeni bir öneride bulundu: Eğer devlet kendisine, gerekli masrafları için kredi açarsa, bizzat kendisi bir sömürge sahibi olacaktı. Parlamento kralın bu önerisini kabul etti ve istediği parayı kendisine verdi.
Leopold ünlü kaşif Stanley'i davet etti ve onunla anlaştı. Stanley Afrika'ya, Kongo'ya gidecek ve keşfettiği yerlerde istasyonlar kuracaktı.
Stanley'in seferleri çok başarılı oldu. Bütün Kongo'yu Leopold adına dolaştı. Bu gezilerinde Afrika'lıları maymun niyetine avladığı rivayet edilir. Çok etkili bir kişiliği olan Kral Leopold, yaptığı kulislerle ABD ve Avrupa ülkelerini ikna ederek Kongo'nun kendisinin mülkü olarak tanınmasını sağladı.
Toplanan Berlin konferansı, Kongo'nun Leopold'un tapulu malı olduğunu tescil etti.
Leopold, artık kişisel malı olan KONGO'ya yeni bir isim verdi: Özgür Ülke. Özgür Ülke, Leopold'un kralı olduğu Belçika'dan 76 kat daha büyüktü.
Leopold Özgür Ülke'den fildişi getirecekti. Tam o sıralarda, otomobillerde şişirilebilir lastik kullanılmaya başlandı.
Henüz petrolden bu yönde yararlanılmadığından, lastik yapımında ağaç ve sarmaşıklardan elde edilen doğal kauçuk kullanılıyordu.
Bir kauçuk ağacı 15 yılda yetişiyordu. Oysa, şansa bakın ki, Leopold'un Özgür Ülke'sinde dağ taş kauçuk ağaçlarıyla doluydu.
Bütün iş bu kauçuğun nasıl çıkarılacağı idi. Leopold Özgür Ülke'nin, özgür vatandaşları olan Kara Adam'lara görev verdi.
Her Kara Adam, her ay, kendisinden istenen miktarda kauçuk toplayacaktı. Bu, bir çeşit vergiydi, Kara Adam ormandan kauçuğu toplayacak ve getirip Leopold'un adamlarına teslim edecekti.
Karşılığında hiç bir şey almayacaktı. Ama eğer Kota adı verilen istenilen miktarda kauçuğu toplayamazsa o zaman bir karşılık alacaktı: Ya 40 katır, ya 40 satır.
İşlerin yürümesi için Leopold 20 000 kişilik Halk Ordusu adlı özel ordu kurmuştu. Ordunun başında beyaz komutanlar vardı, askerlerse hep Afrikalılardı.
Ve iş şöyle yürüyordu; Kral Leopold'un askerleri bir köye geliyorlar, kadın ve çocukları rehin alıyorlardı.
Çalışabilir herkes kauçuk toplamaya gönderiliyordu. Karılarına ve çocuklarına kavuşabilmeleri için istenen miktar kauçuğu getirmek zorundaydılar.
Kalan yaşlılar ise hem askerlerin ve hem ailelerin yiyeceğini temin etmekle görevliydiler. Rehine kadınlara tecavüzler olağan vakalardı.
Kotalarını dolduramayanlar, isyan edenler işkence görüyor ve asılıyorlardı. Askerler isyancıların sağ ellerini kesiyor ve komutanlarına getirdikleri her el için pirim alıyorlardı.
Kauçuğa talep müthişti. Leopold çok zengin oldu. Kazandığı paralarla Belçika'da anıtsal binalar yaptırdı. Hayır kurumlarına, kültür kurumlarına büyük paralar harcadı.
Leopold ince düşünceli bir kraldı. Belçika'da küçük çocukların çalıştırılmasını yasakladı.
Her yerde Kongo'ya uygarlık götürdüğünü anlatıyordu. Dinsiz zencileri Hristiyanlığın ilahi ışığıyla aydınlatmıştı.
Leopold'un sahipliğinde, 1890 yılında 30 milyon olduğu tahmin edilen Kongo'nun nüfusu, 1920 yılında 10 milyona inmişti. Milyonlarca insan, koca bir halk, Kongo halkı, yok olmuştu.

biri ak bir adam, ötekiyse kara

ikisi de içimde kanayan yara

biri beyaz, gelmiş yaban ellerden,

ötekiyse, Tanrım, siyah biri, içimizden


(Kongo halk şarkısı)


MOBUTU, 1970 yılı seçimlerini, oyların % 98.33 ünü alarak kazandı.
Yoksul çocukların kaldığı yurtlarda yetişmişti. Akıllı ve çok becerikliydi. Genç yaşta Kongo'nun bağımsızlık hareketine katıldı.
Sömürgeci Belçika'ya karşı mücadelenin efsane lideri Lumumba'nın sağ kolu oldu. Tarihler, Mobutu'nun Lumumba'yla birlikte sömürgecilere karşı bağımsızlık için savaşırken, bir yandan da sömürgeci gizli servislerin hesabına çalıştığını kaydeder.
Mobutu 1965 yılında, CIA'nın yardımıyla, askeri bir darbe ile ülkenin başına geçti.
Kendisi bir Kongo milliyetçisiydi ve komünizme karşıydı. Bu nitelikleri ile, soğuk savaşın en karanlık günlerinde, ABD ve diğer batılı ülkelerin tam desteğini ve yardımını almaya hak kazandı.
Komünizme karşı fedakârca savaşırken, ülkenin zenginliklerini, eşi, dostu arasında paylaştırdı. Kongo'da artık beyaz sömürgeciler yoktu. Yerlerini siyah yöneticiler almıştı.
10 yıl içinde ülkenin alt yapısı öyle harap oldu ki, her şey 10 yıl öncesinin onda birine inmişti. Kongo'da ne yol kalmıştı, ne fabrika.
Gelen dış yardımlar doğrudan yurt dışındaki kişisel hesaplara yatıyordu. Batılı ülkeler bunun böyle olduğunu bile bile Mobutu'ya yardıma devam ediyorlardı.
Mobutu bir siyahtı, ama o da, beyaz Kral Leopold'un metodlarını kullanıyordu. Ancak Mobutu, kendisine karşı çıkanların yalnızca ellerini kesmiyordu:
Muhaliflerin, canlı canlı, bütün organları vücutlarından tek tek kopartılıyor, gözleri oyularak çıkartılıyordu.
Mobutu'nun Afrika'da, komünizme karşı verdiği bu fedakâr mücadele, hem ülkenin dışında, hem de ülkenin içinde, büyük takdir topluyordu.
Dışarıda, Mobutu çok saygın biriydi. Mesela, Beyaz Saray'a defalarca misafir oldu. Kongo'ya yapılan yardım sürekli arttı. İçeride, halk, her seçimde, Mobutu'yu % 100'e yakın bir oyla tekrar seçiyordu. Bu güven ve destek ona ve yakınlarına, Kongo'yu babasının malı gibi kullanma özgürlüğü veriyordu.
Bir yakını şöyle anlatıyor:
''Mobutu, bana, git bankadan bir milyon Dolar al getir, derdi. Ben, emrimdeki bürokrata, git bankadan 5 milyon Dolar al, derdim. Bürokrat bankaya gider, Mobutu 10 milyon Dolar istiyor, derdi ve 10 milyon Doları alırdı. Mobutu'ya bir milyon Dolar verir, kalan 9 milyon Doları aramızda pay ederdik''
Soğuk savaş bitince ABD'yi ziyaret etmek isteyen Mobutu'ya ABD vize vermedi. Ona ihtiyaç kalmamıştı. O artık buruşuk bir kağıttı ve gideceği yer çöp sepetiydi.

Kaynak: canadaturk







1919-2007 'GAZETE MANŞETLERİ'ni okumak ister misiniz?






internet üzerinden

''Özür Dilemek'' Bile Politik Oyunlara Malzeme Ediliyor


Dersim kıyımı

''Özür Dilemek'' Bile Politik Oyunlara Malzeme Ediliyor
Dersim'i de unutmayalım...33. Yıldönümünde Maraş Katliamını da unutmayalım...
25 Aralık'da Maraş'da yitirdiimiz canları anmak için Maraş'da buluşalım...

Bir Süredir bilinçli olarak gündeme getirilen ''Dersim katliamı'' tartışmaları acı bir gerçeği bir kere daha gün yüzüne çıkarmıştır. Ne yazık ki devleti temsil eden zihniyet ''Özür dilemek'' gibi insani, vicdani bir olguyu bile ''Gerekirse yaparız'' anlayışı ile ifade ediyor.

Dersim katliamı, 1937/1938'de başlayıp bitmemiştir. Dersim katliamı, Selçuklu, Osmanlı ve Cumhuriyet tarihi boyunca devam eden etnik, inançsal ve kültürel bir yok etme planıdır. Farklı olanı kuşatmak, egemen zihniyetin politikaları ile 'Kendine benzetmek'', bu da olmadıysa ''Yok etmek'' her dönemde egemen asimilasyoncu ve tekçi zihniyetin temel politikasıdır.

Bu gün Dersim katliamı için ''Gerekirse özür dileyen'' zihniyet bırakınız 74 yıl öncesini, 33 yıl önce Maraş'ta ve Malatya'da, 31 yıl önce Çorum'da... 18 Yıl önce Madımak'ta yaşanan katliamlar için ne yapmıştır? Daha birkaç ay önce Temmuz ayında Madımak Oteli'nde yakılarak katledilenlerle, katliama suç ortaklığı yapanların isimlerini aynı tabelaya yazan bu iktidar değil midir?

2009 Yılında sözü edilmeye başlanan ''Alevi Açılımı'' hangi hakları tanımış, hangi demokratik ortamı yaratmıştır? Gazi ve Ümraniye katliamlarının davalarının nerede ve nasıl görüldüğünün tanığıyız! Bu ülkede bilinmeyen bir şey yoktur. Böyle ''Arşiv açmak'', ''Gerekirse özür dilemek'' gerçekleri geçiştirmenin veya politik oyunlara malzeme yapmanın yöntemidir.

Başbakan'ın Dersim özrü kuşkusuz ki önemlidir ancak kendisi samimi değildir. Her fırsatta Kılıçdaroğlu'nun Aleviliğini ifade ederek Alevilikle ilgili önyargılardan yola çıkarak milliyetçi ve muhafazakar tabanının ruhunu okşayan, Alevilere ve Aleviliğe yönelik nefret suçu işleyen bir Başbakan, eğer Dersim'in acılarını dindirmek isteseydi, CHP'den beklediği özürü her fırsatta mirasını sahiplendiği Demokrat Partisi ve zihniyet olarak onun devamı niteliğindeki diğer partilerden de beklerdi. Çünkü, katliam belgelerinin altında İsmet İnönü'nün imzasının yanında Celal Bayar'ın da imzası vardır ki, Başbakan aktif rol alan Bayar ve ekibini bu özrün dışında bırakarak samimiyet derecesini ortaya koymuştur.
Dersim'in acılarını siyasi bir rakibi köşeye sıkıştırmanın aracı olarak kullanmak, en az Dersim katliamının kendisi kadar yaralayıcı bir tarzdır ve Başbakan bu üsluptan vazgeçmelidir.

Türkiye, geçmişiyle yüzleşmelidir. Türkiye, kendi geçmişinden kaçtığı, aynaya bakmadığı sürece Dersim'in, Sivas'ın, Maraş'ın, Çorum'un, Gazi'nin, Ümraniye'nin, 1 Mayıs 1977'nin, 6-7 Eylül olaylarının laneti bu topraklarda huzuru bulmamıza engel oluşturacak, geçmişin karanlığı geleceğimizi de boğacaktır. AKP, Dersim'e yapılan kıyımı siyasi ranta dönüştürme tarzından vazgeçmeli; CHP, bu tarihsel acıyı dindirecek adımları atmalıdır.

Çünkü, yüzyıllardır bu topraklarda halklara ve inanç gruplarına yaşatılan asimilasyon, baskı ve katliamlar tüm gerçekliği ile gün yüzüne çıkmadan bir toplumsal barıştan söz etmek olanaklı olmayacaktır.
Önümüzdeki Aralık ayı Maraş Katliamının 33. Yıldönümünün anılacağı bir aydır. Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF) geçtiğimiz yılda olduğu gibi bu vahşi, insanlık dışı katliamda yitirdiğimiz insanları anmak için 24 Aralık'da Maraşda olacaktır.

ABF olarak başta Başbakan olmak üzere tüm siyasi parti liderlerini yakın tarihimizde yaşanmış olan bu insanlık dışı devlet katliamında yitirdiğimiz güzel insanları anmak ve bu katliamda devletin sorumluluğunu kabul ederek yüzleşmek için Maraşta bizlerle birlikte olmaya; Başbakan ve siyasi parti liderlerinin samimiyetinin bu topraklarda yaşanmış dersim ve benzer tüm devletin rolü olan katliam ve siyasi cinayetler karşısında sorumluluk kabul ederek bunun gereği olan yüzleşme politikasından geçtiğini ifade ediyoruz.


Tüm halkımızı 33. Yılında Maraşta bizlerle beraber devleti katliamcı yüzünü lenetlemeye davet ediyoruz.

Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF) Genel Yönetim Kurulu



Türkülere Jakoben ayıplar

Her köşesinde ayrı bir iklimin yaşandığı, her bir taşına bir başka kültürün iz bıraktığı Türkiye'de, türkülerin ifade gücüne sığınan milyonlarca insan adına içimin çokça cız ettiği oldu. Çünkü, türkülere dudak büken, burun kıvıran, onu gelişmemiş bir kültürün ifadesi olarak görenleri çokça gördüm. Hatta türküleri sevip sevmemezlik durumuna göre, sizi ilericilikle onurlandırıp çağdaşlık payesiyle ödüllendirenleri de gericilikle itham edip aşağılayan, horlayanları da...

Doğdum, ilk annemin sesini duydum, sonra türküleri. O türküler, annem kadar yanıktı, onun gibi bereketli, doğurgan ve dirençliydi.

Dünyayı daha yeni yeni algılamaya başladığım yıllarda da Ankara Radyosu'nda Ümit Kaftancıoğlu'nun Cuma günleri 07:20'de başlayıp 10 dakika süren Halk Hikayeleri'nde bu toprağa ait türkülerin öyküsünü, kahramanlık hikayelerini dinleyip durdum. Ve o programlarda, Anadolu'da her zaman taze kalmayı başarmış kültürün yüceliklerini keşfettim. Çöllere düşmüş Mecnun'un aradığı Leyla'nın gerçekte ne olduğunu, kimin Kerem eyleyeceğini, kimin Aslına ereceğini, zindanlara düşmüş Yusuf'u, aşkı için dağları delen Ferhat'taki inadı, Köroğlu'nun, Dadaloğlu'nun başkaldırısını daha küçük yaşlarda kitaplarla tanışmadan öğrendim.

Henüz 9-10 yaşlarında iken iple çektiğim o Cuma sabahlarının tadını ömrüm boyunca hiç unutmadım ve türkülerin öyküsünde bulduğum güzellikleri sonraki yıllarda hep yaşattım. 1970'li yıllarda son günlerini yaşayan destan geleneğini de kıyısından köşesinden yakalayınca türküler, hayatımda vazgeçemediğim hatta dünya görüşümü şekillendiren temel bir renk olup çıktı.

Kavimler kapısı Anadolu'da, gelip geçen uygarlıkların, konaklayan kadim duyguların, köklerini toprağa salan, dallarını gökyüzüne uzatan ulu bir çınar ağacı gibi olduğunu türkülerle öğrendim. İyi ki öğrenmişim. Yitirilmiş zamanlarımda da aradığım geleceklerimde de hep türküler oldu.

Türküler, zülfümün tellerine astığım kır çiçeğim, turnaların kanadına taktığım mektubum, derelere döktüğüm dertlerimdi. Hüzünlü sevdalarımın tercümanı, siğim siğim düşen gözyaşlarım, kederli bakışlarım, sıcak gülüşlerimdi. İncinen gönlüm de ondaydı, affeden enginliğim de. Virane bağlarımın çakır dikenleri de türkülerdeydi, gülşenlerimin kokusu da. Gecelerimin hüzünlü dostu, gündüzlerimin kavgacı yoldaşıydı. Sabah rüzgarlarındaki serinliğim de türkülerle geldi, akşamın gamı gasaveti de... Beni çöle düşüren de, çölde vahayı bulduran da türkülerdi. Gurbeti yaşamışlığım da, sılaya düşmüşlüğüm de vardı o imzasız dizelerde...

Esrikliğim, uyanıklığım, vazgeçmişliklerim, vazgeçememişliklerim, dervişce sabırlarım, tevekkülüm, yalnızlığım, çoğalmışlığım, tükenmişliğim, savrulmuşluğum, toplanmışlığım, ölmüşlüğüm, dirilmişliğimdi türküler.

Türkü öncelikle bir duygu işiydi kuşkusuz benim için; ama aynı zamanda bir bilinçti. Önce duygularını yüreğime ev sahibi yapmıştım; sonra da bilincini kazımıştım beynime... O bilinç ki, Pir Sultan Abdal'ın doldum ve eksildim dizesini anlamamı sağlıyordu. Çünkü, beni dolduran, doldururken eksilten, kusuru özümde aratan rehberdi türküler...
Türkülerle arınmış yıkanmış, kulak pası ne ki, gönül pasımı silmiştim. Kendimi türkülerde kaybetmiş, yine türkülerde bulmuştum benliğimi.

"Bir ülkenin türkülerini yapanlar, anayasalarını yapanlardan daha güçlüdür sözünde ifade edilen gücü de o bilinçle keşfetmiştim. Bu güç, halkın gücüydü, onun duygusundan, bilincinden geliyordu.

Türküler, Kerem'in derin bir of çekişiyle ağzından çıkan, Aslı'yı da küle çeviren alevdi.

Şirin için dağları delen Ferhat'ın kazmasının ucuna düşen dirençti. Mecnun'un çölde aradığı Leyla'ydı, Dadaloğlu'nun, Köroğlu'nun, Pir Sultan'ın dağlarda yankılanan, adalet arayan sesiydi. Mazlumun ahı, mazlumun şahı, mazlumun umuduydu.

Yemen çöllerinde kavrulup düşen, Allahüekber dağlarında donan yürekti; türküler... Çorum'da, Maraş'ta, Sivas'ta, Gazi'de katledilendi. Kah Celali idi, kah Şeyh Bedrettin, kah Karacaoğlan, kah Virani, Kul Himmet, Hüdai, Teslim Abdal, Mahzuni idi. Şelpeye düşen alevden sonra küllerinden doğan Hasret'ti, Akarsu'ydu, bozkırın tezenesi Neşet, Çekiç Ali, Zaralı Halil... Dara çekilen Mansur, derisi yüzülen Nesimi'ydi.

Ben, kendimi bilmediğim ve bildiğim günlerden beri, diğer müzik türlerini de yadsımadan, onları da gönül zenginliğinin içine katarak türkü dinledim. Klasikleşmiş bir söylemle, türkülerle ağlayıp türkülerle güldüm. Bir insanın hayatında ne kadar duygu çeşitliliği olabilecekse eğer, o çeşitliliği türkülerde rahatlıkla buldum.

Bedri Rahmi Eyüpoğlu, demiş ya, Şairim; zifiri karanlıkta gelse şiirin hası, ayak seslerinden tanırım!/ Ne zaman bir köy türküsü duysam, şairliğimden utanırım diye...Şair olmadığım için böyle bir utanma duygusunu yaşamadım ama onca yıllık gazetecilik yaşamımda güya seçkin davetlerde, kokteyllerde bir köy türküsünü, halk ezgisini duyamadığım için bu ülkenin geçmişi ve geleceği adına sıkça utandım. Her köşesinde ayrı bir iklimin yaşandığı, her bir taşına bir başka kültürün iz bıraktığı Türkiye'de, türkülerin ifade gücüne sığınan milyonlarca insan adına içimin çokça cız ettiği oldu. Çünkü, türkülere dudak büken, burun kıvıran, onu gelişmemiş bir kültürün ifadesi olarak görenleri çokça gördüm. Hatta türküleri sevip sevmemezlik durumuna göre, sizi ilericilikle onurlandırıp çağdaşlık payesiyle ödüllendirenleri de gericilikle itham edip aşağılayan, horlayanları da....

Türkülerin bugün rahatlıkla radyo ve televizyonlarda icra edilmesine bakıp da, hep aynı meşruiyet çizgisinde kaldığını düşünmeyin. Bu memlekette halk ezgileri, deyişler, bozlaklar ne badireler atlattı; bir bilseniz... Çünkü bir zamanlar, halkın ifade biçimine yüz çevrildiği, radyolarda türkülere yasak getirildiği olmuştur.

Herkes bilir ki, Osmanlı İmparatorluğu zamanında, saz zaten şeytan aleti olarak görülüyordu ve yakılıyordu. İşin şaşılacak tarafı, imparatorluk döneminde var olan bu retçi tutumun ve yadsımanın Cumhuriyetin ilk kuruluş yıllarında da sürdürülmesidir. Cumhuriyetin elitist kadrolarının da türkülerle pek barışık tutumları yoktu. Örneğin,

11 Mart 1924'te bugünkü adı Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası olan Cumhur Musiki Heyeti'nin verdiği ilk konserde, ilk olarak Cumhuriyet Marşı söylenmiş, ardından Beethoven'in 5. Senfonisi çalınmıştı da bir halk türküsü söylenmemişti. Çünkü, tek sesli müziğe karşı bir tavır geliştirilmişti ve tek seslilikle evrensel müzik dünyası içinde yer alınamayacağı düşünülüyordu. Nitekim, müzikte izlenen bu politika nedeniyle yurtdışına gönderilen ilk besteci kuşağı, döndükten sonra halk türkülerini çok seslendirme denemelerine başlamışlardı ki, bu kuşağın öncü ismi Cemal Reşit Rey'di.

İstanbul'da Rauf Yekta Bey'in öncülüğünde Türk Halk Musıkisi araştırmalarına girişilmişti ama Anadolu'da ilk araştırmaları yapan Adnan Saygun'dan sonra Bela Bartok adlı bir Macar besteci ve müzikolog olmuştu. 1926 yılında Darülelhan'ın İstanbul Belediye Konservatuarı haline getirilmesinin ardından Türk musikisi eğitimi rafa kaldırılmış, türkülerin en önemli icra araçlarından biri olan saz Köy Enstitüleri'nde dışlanmış demeyelim yasaklanmıştı. Cumhuriyet'in batılılaşma, modernleşme projesi içinde saza yer yoktu, sazın yerini mandolin ve gitar almıştı. Türkü düşmanlığı zamanla öyle bir noktaya vardı ki, halk, gün geldi radyolarda türkülerini dinleyemez oldu. Halkevleri'nde halk konserleri veriliyordu ama halkın öz ifade gücü olan türkülerin sesi duyulmuyordu bile...1. İkincikanun 1933 tarihli Hakimiyeti Milliye gazetesinde duyurulan Yedinci Halk Konseri'nin programı, kültürüne yabancılaşmış bir kadronun izlediği kültür politikasının çarpıklıklarını yeterince dışa vurmuyor mu sizce? İşte program:

"Yedinci Halk Konseri
Cesar Franck Senfoni ve minör
Lento alegronun troppo
Allegretto
Final
15 dakika istirahat
Mendelssohn uvertür Hebriden
Cesar Frank voriasyon senfonik
Frans Liszt ikinci rapsodi

1930'lu yılların Hakimiyeti Milliye Gazetesi'nde açıklanan radyo programlarına bakıldığında da türkülerin repertuarlara pek giremediği görülüyor. Yok saymanın ötesine de gidilerek türkülere, onun icra aracı olan saza nasıl bir körlük ve cahillikle bakıldığını, düşmanlık beslendiğini ise Şükrü Kaya'nın İçişleri Bakanlığı döneminde yayınladığı genelgelerden anlıyoruz. Kaya'nın bakanlığı sırasında sazın gerici alet olduğuna dair genelgeler gönderildi ve sazlar görüldüğü yerde fırınlandı.

Bu güzelim coğrafyanın kültürüne değil de Alman kültürüne yakın duran kimi kadrolar ise 1935 yılından sonra Türkiye'ye gelip giden Alman Paul Hindemith'in etkisindeydi. Hindemith, Macar besteci ve müzikolog Bela Bartok'un sahada yaptığı çalışmalarını küçümsüyor ve halk müziği araştırmalarını modası geçmiş bir çalışma olarak görüyordu. Hindemith, o kadar etkili olacaktı ki, konservatuarlar, uluslararası müzik eğitimine ağırlık verecek, değil türküler, Türk bestecilerin eserleri bile repertuarlara giremeyecekti.

Cumhuriyet'in elit kadrolarının jakoben ayıplarını kısmen telafi eden isimler de vardı kuşkusuz. Onları hatırlamamak vefasızlık olur kanımca. Muzaffer Sarısözen, Ahmet Kutsi Tecer gibi isimler, halk türküleri derlemeleriyle Anadolu'daki pınarın gürül gürül aktığını gösterdi. Ruhi Su gibi bir değer ise opera tekniği ile yaptığı seslendirme ile türküleri Türkiye'nin entelektüel kadrolarının hepsine olmasa bile çoğuna sevdirdi.

Bugün, halk ne Şükrü Kaya'nın adını hatırlıyor, ne evrensel müzik kisvesi altında Anadolu'nun öz kültürünün ifadesi olan türküleri, Türk müziğini asimile etme düşüncesini taşıyan Alman besteci Paul Hindemith'i ne de yabancılaşmış aydınları...

Oysa türkülerimiz hep yaşıyor. Sabahat Akkiraz, Jakoben aydınların, değerlerini mutlaklaştırdığı Avrupa ülkelerinde Barak okuyor, Alevi deyişlerini gümbür gümbür söylüyor, Ali Ekber Çiçek'in Haydar Haydar'ı ABD'de hayranlıkla dinleniyor, Moğollar'ın halk kültüründen beslenen ezgileri film müziklerinde kullanılıyor...

Yani, türkülerimiz her gün er meydanına çıkıyor; mertçe veriyor savaşını, delikanlıca... Zaman zaman ihanet hançerini yese de hiç ölmüyor, asırlara direnen ruhunu hiç mi hiç kaybetmiyor. Kayalıkları çatlatıp çıkan bir fidan gibi köklerini toprağa salıyor ve bu memleketin havasıyla serpilip büyüyor. Bir katar olup geçmişten geleceğe uzanıyor, berrak bir su gibi akıp gidiyor, bir çağdan öbür çağa.

Binlerce yılın mütevazılığıyla, sabrıyla...
04 Eylül 2011
Kelime Ata

Kaynak:habercek.com

tarih ve alevıler
''Kızılbaş-Alevi've ''Alevi-Bektaşi'' kavramları üzerine bir konuşma metni

Dr. İsmail Kaygusuz'un sitesinden alıntıdır.

Dr. İsmail Kaygusuz
Kızılbaş-Aleviliğin Alevi Bektaşilik'le Buluşup Bütünleşmesi
*

I. Makâlât-ı Şeyh Safi [1]Kızılbaş-Aleviliğin Önemli Yazınsal Kaynağıdır

Sünni ve Şii araştırmacıların çoğunun yıllardır Şeyh Safi'nin(1252-1334) Sünni-Şafii olduğu iddiasının hiçbir geçerliliği yoktur. Hacı Bektaş Veli'ye, Yunus Emre'ye ve Kaygusuz Abdal'a Sünni inançlıdır demek kadar gerçek dışıdır. Şeyh Safi'nin oğlu ve ardılı Şeyh Sadreddin'in (1334-1392) döneminde yazdırılmış çok önemli bir yapıt olan Farsça Safvatü's-safa ve özellikle onun Makalat-ı Şeyh Safi adıyla Türkçe'ye çevrilmiş olan 4. Bölüm'ü bunun açık seçik kanıtıdır.

1357-58 de İbn Bazzaz'ın hem Şeyh Safi'den kalma bazı yazılı malzemeyi kullanarak, hem de talipleri arasında anlatılan Şeyh Safi'nin yaşamını, sözlerini, kerametlerini, Emir'lerle olan ilişkileri üzerine söyleşileri dinleyerek Safvatü's-safa'yı hazırlamış. Baş danışmanı Şeyh Sadreddin'in denetimi altında ve onunla konuşarak bu eseri yazmıştır. 1334'den 1392'ye kadar 58 yıllık Erdebil şeyhliği yapmış, yani Darü'l İrşad'da (mürşidlik makamı) oturmuş olan Şeyh Sadreddin'in, kendi görüş ve düşünceleriyle de esere katkısı çok büyüktür; Şeyh Safi'nin Safevi öğretisini o geliştirip yaygınlaştırmıştır denilebilir. Bu amaç çerçevesinde iki yıl sonra da Safvatü's Safa'nın 4. Bölümünü seçerek Makalat-ı Şeyh Safi adıyla Türkçeye çevirtmiştir. Yaşadığı dönemde her inançtan Emir'ler, sultanlar ve de Halife ile ilişkilerinde saygın bir yer edinmiş çok ünlenmiş ve bu ününe lâyık görkemli bir türbe yaptırmış olduğu babası Şeyh Safi'nin adını kullanarak eseri ona mal etmiştir. Moğol hanları ve onların Emir'lerinin ardılları Çobanlılar ve Celayirli beylerin yarattığı siyasal şiddet olayları içerisinde yaşamış zindanda yatmış ve yıllarca sürgünde kalmış olan Şeyh Sadreddin'in böyle bir eser yazdırırken dengeleri nasıl koruduğunu da görüyor ve onun yüksek siyasetine de tanıklık ediyoruz.

Makalat-ı Şeyh Safi dikkatle incelendiğinde Hacı Bektaş'ın Makalat'ı, Kaygusuz Abdal'ın Dilgûşa'sı, Yunus ve Nesimi'nin şiirlerindeki Alevi-Bektaşi inancının genel ilkelerinin, zenginleştirilip batıni tasavvufun doruk noktalarına taşınmış olduğu açıkça görülmektedir.

Makâlât-ı Şeyh Safi Kızılbaş-Aleviliğin yazınsal kaynağı olarak karşımıza çıkmaktadır. Alevi-Bektaşiler arasında kaynaştırıcı ve irşad edici-aydınlatıcı hizmet görmüştür. O yıllarda mevcut olan Hacı Bektaş, Abdal Musa, Kızıl Deli, Hacim Sultan vs. dergâhlarına bu yapıt zaten bir Pir-i Samit (konuşmayan-sessiz pir, davetçi üstat) gibi Şeyh İbrahim'den çok önce ulaştırılmıştı. Kuşkusuzdur ki bu dergâhlarda Makalat-ı Şeyh Safi; onun erkân olarak buyurduğu ilkeler Hakkın sözleridir, her sözünde bin hikmet vardır ve Tanrı'ya ulaşmanın yol rehberi diye niteledikleri [2] Hacı Bektaş'ın Makâlât'ına aykırı değil, tersine onu açan ve yorumlayıcı, açıklayıcı bâtıni söylemlerini benimseyip kabul ederek özümsenmiştir.

Şimdi Makâlât-ı Şeyh Safi'den vereceğimiz Şii ve Sünni şeriatına aykırı bazı bâtıni söylemler işitildiğinde; kitabın Kızılbaş-Aleviliğin çok önemli bir yazınsal kaynağı olduğu daha iyi anlaşılacak ve bunları söyleyen Şeyh Safi'nin Sünni-Şafii olduğu iddiasının gülünçlüğünün hemen farkına varılacaktır:

1) Kitaba Muhammed peygamberle birlikte, özellikle evlâdı ve soyunu'tayyip ve tâhir' niteleleyerek yapılan başlangıç, onun gayri-sünni niteliğini hemen ortaya koymaktadır. Çünkü Sünni inancında sadece Muhammed peygamber bu niteliklere sahiptir.

2) Şeyh Safi Tanrıya erişmenin, onunla buluşup birleşmenin ve onun varlığında yokolmanın adı aşk makamıdır. Ayrıca tâlip ma'rifet makamıyla Tanrı'yla dost olup muhabbete başlar ve hakikatta ise O'nunla birleşir diyor. Bunu Sünni ve Şii şeriatının neresine koyabilirsiniz?

3) Her kim ki bu dünyada Tanrıyı görmezse ahirette de görmez. Şeyh Safî'nin bu tek cümlede verdiği bu çok ileri bâtıni inanç anlayışıdır; insan-ı kamili Tanrı'nın mazharı olarak görmektir.

4) İnsan, kendi vücudunda sefere çıkıp Tanrı'yla birleşebilir. Bu Tanrı'nın birliğini ispat etmektir ve bu mertebeye Tanrı'da yokluğa erişim (fenâ-fillah) derler. İnsanlıktan yükselip Tanrı'da yokoluş, tanrılaşmaktır. Bu inanç anlayışı Sünni ve Şii şeriatında tanrıya şirk koşmaktır.

5) Vahdet-i hakikata ermiş olan insan-ı kâmil şeriat dairesinden çıkar ve onun farzlarından muaftır. Hakikat Tanrıyı bilmek, gözlemek ve onunla bir olmaktır.

6) Senin kendini gördüğün yer tanrıyı göreceğin yerdir. Çok namaz ve çok oruç ile dünyada ve ahrette bu yola varamazsın.

7) Talibin ereceği son makam turab (toprak) olmaktır; burada nübüvvet ve velâyet bir olur. Batında velâyet peygamberliktir, zahirde ise nübüvvet veliliktir. Şeyh Safi'nin belirttiği, velilik ve nebiliğin eşitliği Muhammed ile Ali'nin birbirinden ayrılamayacağı anlamına gelir ki, Sünniliğin bütün mezheplerine aykırıdır.

Makâlât-ı Şeyh Safi mevcut Buyruk metinlerinin de temel kaynağıdır. Burada, çok sayıda örneklerden sadece ikisini vermekle yetineceğiz:

1) [138b] Yine gerekdir ki, insanlık yoluna çaba harcamalı. Hazreti Resul hadis-i kudside dimiştir ki, miracta Hakte'alâ buyurmuşdur: 'ya Muhammed! Eşyayı yarattım insan için, insanı yarattım kendim için'. İnsan demek 'ya Muhammed demektir. Zira ki insan büyük alem, küçük alem, en yüce ve en alçak alemdir. Ve de insan hem yaşam, hem ölüm alemidir.

"..Bir sufîye gerektir ki kademini tarikate basa ki insaniyetliği belli ola. Çünkü Hak te'âla buyurmuştur ki, 'Ya Muhammed bu cihanı yarattım insan için ve insanı yarattım kendim için. İnsan demek ya Muhammed'dir ve iki âlemdir: Birisi âlemi kübradır, biri âlemi suğradır ve biri âlemi ulvîdir, biri âlemi süflidir. Ve biri âlem-i hayattır, biri âlem-i memattır.

2) [141b] ...İmam Cafer -i Sadık buyurmuşdur ki, 'tarikatin anlamını on iki nesne tamamlar: İlkin sufi kendisini toprak-yer gibi bilmek gerek; ikinci ma'rifet tohumunu (bu) yere saçmak gerek; üçüncü şevk suyu ile suvarmak gerek; dördüncü riyâzet orağıyla biçmek gerek; beşinci kibirini-gururunu bile düşürmek gerek; altıncı velâyet harmanına götürmek gerek; yedinci halvet yerde öğütmek (hurd eylemek) gerek; ... on birinci muhabbet fırınında pişirmek gerek, on ikinci cömertlik sofrasında yedirmek gerek; örtücü (perdepuşi), yani örten-gizleyen (settar) ve zehir içici (zehr-nuşi) olmak gerektir...

Şeyh Sâfi'nin Makalât'ı bâtıni tasavvufun büyük üstadı ve kuramcısı 6.İmam Cafer Sadık'ın tarikatın anlamı ve kurallarını on iki madde halinde simgelerle açıkladığı bu çok önemli paragrafla bitiyor. İmam Cafer Sadık'tan nakledilen bu oniki nesne Buyruk'a Oniki İşlek olarak yansımıştır:

"Sual etseler ki, Tarikatın icabı kaçtır? Cevap ver ki onikidir. Birinci: Evvel kendi özün hassasıdır, yani özel yaratıldığı niteliği (olan yer?) dir. İkinci: Ma'rifet tohumunu ekmektir. Üçüncü: Şefkatla beslemektir. Dördüncü: Riyâzetini tutmaktır...Sekizinci: Özünü sabır eline vermek...Onuncu; Takva değirmeninde özün barındırmaktır. Onbirinci: Su ile yoğrulmak. Onikinci: İradet tennurunda (fırınında) pişmek ve ihlâs sofrasına girerek özünü dervişlere ve fıkaralara vermektir. [3]

II. Şeyh İbrahim Erdebilî'nin Anadolu'ya Gelişi ve Etkinlikleri Üzerinde Görüş ve Yorumlarımız

Sadreddin'den sonra oğlu Hace Ali de 1429'a kadar babası gibi denge siyasetini güdecek ve Timur gibi bir zalim ve acımasız Moğol sultanını idare edecektir. Öyle ki, bir ricası üzerine Timur, Rum'dan (Anadolu) getirdiği 30 000 tutsağı kendisine bırakmıştı. Onları Erdebil'de yerleştirdiği mahalleye de Sûfiyan-i Rûm (Anadolu Sufileri) adı verildi. Şeyh Hace Ali'nin son zamanlarında Erdebil'den bu Tekelü, Rumlu ve Karamanoğulları Türkmen Alevilerin büyük bir kısmı geri memleketlerine, ailelerine dönmüşlerdi.

1400'lerin başında gelen Şah İbrahim'in Anadolu'daki etkinliklerini, ancak onun ölümünün arkasından beş yıl bile geçmeden oğlu Şeyh Cüneyd'in bu bölgede yükselttiği büyük toplumsal ve siyasal hareket olan Kızılbaş İhtilali'inin başarısıyla değerlendirebiliyoruz.

Şah İbrahim Veli 1365 yılında doğduğuna göre 35-36 yaşlarında Anadolu'ya gelmiş ve Hekimhan-Mezirme (Ballıkaya)'de tekkesini kurup, uzun süre burada kalarak geniş bir talip çevresi ve yandaş edinmiştir. O, kendisinden önce Erdebil'de tutunamıyarak gelen Safevi soylulardan bazıları gibi Osmanlı sarayında veya diğer aristokratik çevrelerde kapılanmayıp, halk toplulukları arasında Safevi (batıniliği) öğretisinin bir davetçisi olarak propaganda yapmıştır. Babası Hace Ali'nin Erdebil Dergâhının, yani Daru'l İrşad'ın başında bulunduğu sürece bu görevi sürdürmüş. Şah İbrahim, bize göre Safevi davetçiliğini, dedesi Sadreddin Musa'nın İbn Bazzaz'a 1358'de yazdırmış olduğu Safvatu's Safa ve Makalat-ı Şeyh Safi yapıtlarıyla yapmıştır. Onun bu davetçiliği, sıradan bir batıni dai'sinin görevi değildi; Mürşid-i Kâmil makamında oturan babası Hace Ali'nin temsilcisi, hüccet; daha doğrusu o yüzyıl içinde sık kullanılan post-Alamut batınilerin ve sufilerin deyimi olan Pir-i Natık (konuşan Pir, üstat ) görevi üstlenmiştir. Elinin altındaki bu yapıtlar ve beynine, belleğine kazınmış batıni söylemler ve bilgileriyle Tekelü, Rumlu, Çepni gibi Alevi-Bektaşi Türkmenler, Bedreddinli Varsaklar ve diğer Türk ve Kürtlerden Bektaşlu (Bektaşi) cemaatları arasında dolaşmış; onları irşad etmiş, aydınlatmıştır.

Hiç kuşkusuz Şeyh İbrahim pir-i natık olarak bu dergâhların bir kısmını da ziyaret etmiş olmalı. Özellikle güneyde Abdal Musa'ya bağlı Tekelü, Orta ve kuzey Anadolu'da, Hacı Bektaş Dergâhı'na doğrudan bağlı Rumlu, Karamanlu ve Çepni Türkmenlerinden bir çoğu Timur'un esaretinden kendilerini kurtarmış Erdebil Şeyhi Hace Ali'yi ve oğlu Şeyh İbrahim'i şahsan tanıyor ve Safevi öğretisinin erkânlarını öğrenmiş; karşılıklı inançsal etkileşim içerisinde tanışıp kaynaşmış bulunuyorlardı. Şah İbrahim'in Erdebil dergâhı piri olarak Anadolu'ya yerleşip Mezirme'de ocağını kurmasıyla birlikte, onu bağırlarına basmış ve kendisine talip olmuşlardır.

Babası Hace Ali'nin 1429'da hakka yürümesine kadar geçen yaklaşık otuz yıla yakın bir süreç içinde Şah İbrahim, Anadolu'da kazandığı çok geniş bir talipler ağı içinde Erdebil Safevi-Kızılbaş öğretisinin temelini atmış; Bedreddinilik dahil Alevi-Bektaşi öğretisiyle kaynaşması, gerçekleşme aşamasına ulaşmıştır.

Kuşkusuz Şah İbrahim, bu yıllar içinde -diğer bazı amcazadeleri gibi- Erdebil ile ilişkisini kesmemiş, oraya gidip gelmektedir. 1429 yılı itibarıyla Darü'l İrşad'ın başına geçmiş ve mürşidlik makamına oturmuştur. Bu makama geçince, Mezirme Erdebilî dergâhının başına oğlu Şeyh Tursun'u Pir olarak görevlendirdiğini, 1620 tarihli İcazetname'de yazılı şecereden, yani soyağacından anlıyoruz. Şah İbrahim evlatlarından Şah Kulu oğlu Şah Hüseyin'in Kerbelada'ki Hacı Bektaş Dergah'ında Ali Dede tarafından, kazan kaynatıp, canla başla safa nazar olup kendisine sofra ve çerağ havale edildiği belirtilen bu İcazetame'de 6 kuşak temsilcisi Şah İbrahim soyundan 6 isim verilmektedir. Onun Erdebil Dergâhı'nın başında bulunduğu 18 yıllık dönemi, kardeşleriyle mücadele içinde çok sıkıntılı geçtiği anlaşılıyor.[4] Bunu, ölümünün daha ikinci yılında, özenle yetiştirip kendi yerine geçmesini vasiyet ettiği Şeyh Cüneyd'in, kardeşi kezzap (yalancı) Şeyh Cafer'in Karakoyunlu Cihangir Şah'la işbirliği yaparak Erdebil'den çıkarılmasından anlıyoruz.

1449'da Anadolu'ya kaçarak canını kurtaran Şeyh Cüneyd'in Anadolu'daki başarılı siyasal mücadelesiyle Kızılbaş İhtilalini başlatması, yazılı resmi tarihler sözetmese de, babasının otuz yıla yakın Safevi davetçiliği göreviyle emek verip kurduğu Mezirme Dergâhı'yla yaratılan Anadolu'nun değişik bölgelerine geniş talip toplulukları sayesinde olduğu açıktır. Bu dergâhın Pir'i büyük kardeşi Şeyh Tursun da büyük destekçisidir. Olasıdır ki, Şeyh Cüneyd bu dergâhı yedi yıllık mücadelesinin karargâhı olarak kullanmıştı. Şeyh Cüneyd'in, Uzun Hasan Padişah'ın eniştesi olması da Pontuslularla yaptığı savaşlardaki başarılarıyla birlikte, Akkoyunlu Türkmenleri arasında babasının taliplerinin fazlaca bulunmasına da bağlanabilir.

Özetlersek: Sadreddin Musa'nın uzun şeyhlik döneminin ikinci yarısından itibaren bu Makalat-ı Şeyh Safi'nin Anadolu'da Alevi-Bektaşilerin arasında dolaşmaya başladığını; Hacı Bektaş Veli Dergahı ve ona bağlı Teke yarımadasında Abdal Musa, Germiyan'da Hacim Sultan, Dimetoka'da Kızıl Deli Sultan dergahlarına ulaştırılmış olduğunu söylemek kuşkuların ötesindedir.Hace Ali (1392-1429) döneminde başlayan Erdebil'e gidiş-gelişler ve yerleşmelerle, asıl oğlu Şeyh İbrahim'in 1400'lü yılların başında Hekimhan çevresinde kurduğu zaviyeyle/dergahla birlikte, Kızılbaş-Alevilik öğretisinin kaynağı Erdebil Safeviye yolunun Rum'daki Alevi-Bektaşilikle nesnelde buluşup kaynaşması tamamlanmış. Düşünce ve inançtaki bu kuramsal kaynaşma Şeyh Cüneyd'le (1449'da) başlayan siyasal eylemliliğe dönüşüp, simgesini de Şeyh Haydar'dan alan Kızılbaş ihtilalci siyaset yarım yüzyıl içinde Şah İsmail'le Kızılbaş Safevi Devletini yaratmıştır.

* 1 Ekim 2011'de Malatya'da yapılan 1. Uluslararası Şah İbrahim Semposyum'unda yaptığım konuşmanın tam metni

-----------------------------------------

[1] Şemseddin Tevekküli bin İsmail İbn Bazzazi, Hazırlayan: Dr. İsmail Kaygusuz, Makâlât-ı Şeyh Safi, Alevi Akademisi Yayınları, Almanya-2009

[2] Hacı Bektaş Makâlâtı hakkında bunlar ve diğer söylemler için bkz. Sadık Abdal Dîvânı, Yayına Hazırlayan: H.Dursun Gümüşoğlu, Horasan Yayınları, İstanbul, 2009, s. 157-162

[3] Bu örnekler ve batıni söylemler Makâlât-ı Şeyh Safi'nin, Sunuş bölümünden kısaltılarak alınmıştır.

[4] İcazetname için bkz.Alemdar Yalçın- Hacı Yılmaz, Şah İbrahim Ocağı Üzerine Yni Bilgiler, Hacı Bektaş Veli Araştırma Dergisi 2004/30, s.25-29

Kaynak: ismailkaygusuz.com

Valid XHTML 1.0 Transitional Valid CSS!
Copyright 2004. Üzümbaba sitesi. All Rights Reserved
lider.com sayfa.com