* Anlık üyelerarası ileti

Sohbet kutusu bulunamadı.

* Kullanıcı bilgisi

 
 
Hoşgeldiniz Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.

* Şu an aktif olanlar

  • Nokta Ziyaretçi: 5
  • Nokta Gizli: 0
  • Nokta Üye: 0

Çevrimiçi kullanıcı bulunmuyor.

* İstatistikler

  • stats Toplam Üye: 28
  • stats Toplam İleti: 657
  • stats Toplam Konu: 290
  • stats Toplam Kategori: 11
  • stats Toplam Bölüm: 58
  • stats En Çok Çevrimiçi: 141

* Son İletiler/Konular

Ynt: Pratik Bilgiler Gönderen: uzumbaba
[27 Temmuz 2014, 02:07:46]


Pratik Bilgiler Gönderen: uzumbaba
[27 Temmuz 2014, 01:55:14]


Ynt: Ev İşlerinde Basit Öneriler Gönderen: uzumbaba
[29 Mayıs 2014, 23:48:15]


Ynt: Görünmez Kazalar Ve Pratik Önlemler Gönderen: uzumbaba
[17 Nisan 2014, 02:20:37]


Ynt: Görünmez Kazalar Ve Pratik Önlemler Gönderen: uzumbaba
[17 Nisan 2014, 02:07:03]

* Yönetim

uzumbaba admin uzumbaba
Yönetici

* En Popüler Bölümler

* İnternette ara

internette Arama

Gönderen Konu: Zizek Hakkında  (Okunma sayısı 8402 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Mod_seval

  • Ziyaretçi
Zizek Hakkında
« : 05 Temmuz 2009, 13:11:46 »


Slavoj Zizek 1949'da Slovenya'da doğdu. Doktorasını felsefe ve özellikle de Alman idealist felsefesi konusunda yaptı. 1970'lerde Paris'e giderek Jacques Alain-Miller ile psikanaliz alanında çalıştı. 1980'lerde kendisi gibi Lacancı psikanaliz konusunda çalışan Mladen Dolar, Alenka Zupancic ve Renata Salecl gibi isimlerle oluşturduğu grup Avrupa'nın entelektüel çevrelerinde etkili olmaya başladı. Yugoslavya'nın parçalanması sırasında, Lyublyana okulu, Slovenya'nın bağımsızlığı ve totaliter rejimin yıkılması süreçlerine aktif olarak katılarak, liberallerle işbirliği yapan ancak bağımsızlığını koruyabilen Marksist bir çekirdek oluşturdu.

Zirek'in, Marx-Hegel-Lacan-Popüler Kültür arasındaki bağlantıların çözümlenmesinden kalkarak radikal bir tavır alışının ipuçlarını aramaya yönelen tavrı “İdeolojinin Yüce Nesnesi”(2002-Metis yayınları) isimli kitabında belirgindir. 1992 tarihli Yamuk Bakmak (Metis, 2004) ve 1993 tarihli "Enjoy Your Symptom" (Semptomunun Keyfıni Çıkar) kitaplarında Lacan'ı Hollywood sineması ve özellikle de Hitchcock fılmlerinin çözümlenmesi üzerinden bir yeniden okuma denemesine girişir.

1994'te yayımlanan “The Metastases of Enjoyment” (Keyfin Metastazları) "kadın ve nedensellik" üzerine denemelerden oluşur.

1999'da yayımladığı "The Ticklish Subject" (Gıdıklanan Özne, Epos, 2005) ve 2000'de yayımladığı “The Fragile Absolute” (Kırılgan Mutlak) kitaplarında din ve felsefe ile güncel politik tavır alış arasındaki bağlantıları sorgular. 2001'de yayımlanan “Did Somebody Say Totalitarianism?” (Biri Totalitarizm mi Dedi?) kitabında ise 20. yüzyılın sonunda solun, liberalizmin "reel sosyalizm" eleştirisine kayıtsız şartsız teslim oluşunu eleştirmektedir.


Mod_seval

  • Ziyaretçi
Ynt: Zizek Hakkında
« Yanıtla #1 : 05 Temmuz 2009, 13:12:15 »
İdeolojinin yüce nesnesine önsöz-Erneste Laclau



Bütün büyük düşünce gelenekleri gibi, Lacancı psikanalitik teori de çeşitli yönlerde etkiler yaratmıştır. Bu aydınlatıcı etkiler, söz konusu teoriyi kapalı ve sistematik bir teorik bütünden çok, birbirinden epey farklı düşünce akımlarını besleyen dağınık bir esin kaynağı olarak sunma eğilimi göstermiştir.

Nitekim Lacan'ın alımlanma biçimi ülkeden ülkeye değişmiştir; her bir ortam kendisi de uzun bir zaman dilimi içinde kayda değer dönüşümlerden geçmiş bir teorik çalışma gövdesinin farklı veçhelerini vurgulamıştır. Fransa'da ve genelde Latin ülkelerinde Lacan daha çok klinik bir etki yaratmış, dolayısıyla bu etki psikanaliz pratiğiyle yakından bağlantılı olmuştur. Bunun en önemli veçhesi de psikanalistlerin bu anlayışa uygun bir biçimde örgütlenmiş olan kurumlarda -önce "L 'ecole freudienne de Paris", sonra da "L'ecole de la cause freudienne'de"- gördükleri mesleki eğitim olmuştur. Bu, Lacancı teorinin kültürel etkisinin daha geniş çevrelere edebiyata, felsefeye, film teorisine, vb.- uzanmadığı anlamına değil, bu uzantılara rağmen klinik pratiğin temel referans noktası olarak kaldığı anlamına gelir.

Anglosakson ülkelerde, klinik veçhenin bu merkezi yeri büyük ölçüde kaybolmuştur ve Lacan'ın yarattığı etki neredeyse münhasıran "edebiyat-sinema-feminizm üçgeni" etrafında dönmüştür. Örneğin 1970'lerde "dikiş" teorisiyle öne çıkan Screen dergisiyle bağlantılı çalışmalar (Stephen Heath, Colin McCabe, Jacqueline Rose) ya da feminizm alanında, "fallik gösteren" gibi bazı Lacancı kavramların ataerkil düzenin işleyişini serimlemek üzere eleştirel bir biçimde kullanılışı (Juliet Mitchell, Jacqueline Rose ve mlf dergisi çevresindeki grup).

Bu arada Anglosakson dünyadaki eğilimin, Lacancı teorinin genel "postyapısalcılık" alanıyla -örneğin yapıbozumla arasındaki yakınlıkları vurgulama yönünde olduğunu, oysa Fransa'da düşünce akımları arasındaki ayrım ve karşıtlıkların daha fazla ifade edildiğini belirtmekte fayda var.

Bu ulusal değişkenlere, ayrıca, Lacancı teoriye ilişkin değişik yorumların getirdiği farklılaşmayı ve bunu diğer teorik yaklaşımlarla eklemlemeye yönelik çeşitli girişimleri de eklememiz gerekir. Yorum konusunda, Fransa'da farklı Lacancı "kuşaklar" arasındaki karşıtlığa dikkat çekmemiz gerek.

Bir yanda, klinik sorunları ve psikanaliz sürecinde Simgesel'in oynadığı can alıcı rolü vurgulayan "eski okulu", yani ilk kuşak Lacancıları (Octave ve Maud Mannoni, Serge Leclaire, Mustafa Safouan, vb.) görüyoruz. Bu yaklaşım büyük ölçüde, Lacan 'ın yüksek yapısalcılık dönemi olan 1950'lerde yazdığı ve imgesel'i istikrarlı bir simgesel matrise göre açıklanması gereken bir dizi değişken olarak sunan yazılarına dayanır.

Öte yandan, genç kuşak (Jacques-Alain Miller'in başını çektiği Michel Silvestre, Alain Grosrichard, vb.), Lacan'ın öğretisinin farklı safhaları arasındaki ayrımlara dikkat çekerek ve merkezi rolün, simgeselleştirmeye direnen şey olarak Gerçek kavramına verildiği son safhanın önemini vurgulayarak, Lacancı teoriyi biçimselleştirmeye çalışmıştır.

Lacancı teoriyi diğer teorik Yaklaşımlarla eklemleme girişimleri konusunda ise, daha çok Almancada (Hermann' Lang, Manfred Frank, vb.) gerçekleşmiş olan bir sahiplenmeden, yani Lacan'ın yorumbilgisi (hermeneutics) tarafından sahiplenilmesinden söz edilmelidir en başta. Bu sahiplenme esasen, yorumbilgisel "önyargılar ufku" kavramının psikanalize uygun felsefi temeli sunabileceğini gösterme girişiminden oluşur.

Buna, Althusser ve takipçilerinin (özellikle de Michel Pecheux'nün) yaptığı Marksist-yapısalcı Lacan yorumunu da eklemek gerekir. Bu okumada Lacancı psikanaliz, tarihsel materyalizmle bağdaşan bir özne anlayışı içeren tek psikolojik teori olarak sunulur.

Bu genel çerçeve içinde, Zizek'in bu kitabının da dahil olduğu Sloven Lacan okulu son derece özgün özelliklere sahiptir. Latin ve Anglosakson dünyalarında yapılanların tersine, Lacancı kategoriler esasi itibarıyla felsefi ve siyasi bir nitelik arzeden bir düşünme tarzı içinde kullanılır. Sloven teorisyenler analizlerini edebiyat ve sinema alanına da genişletme yönünde bazı çabalarda bulunmuşlarsa da, klinik boyut tamamen ortadan kalkmıştır.

Bu okula damgasını vuran iki ana özellik vardır. Birincisi, ısrarla ideolojik-siyasi alana göndermede bulunmasıdır: İdeolojinin temel mekanizmalarını (özdeşleşme, ana-gösterenin rolü, ideolojik fantazi) betimlemesi ve teorileştirmesi; "totalitarizm"in özgüllüğünü ve farklı değişkenlerini (Stalinizm, faşizm) tanımlamaya ve Doğu Avrupa'daki radikal demokratik mücadelelerin temel özelliklerinin taslağını çıkarmaya çalışması.

Mod_seval

  • Ziyaretçi
Ynt: Zizek Hakkında
« Yanıtla #2 : 05 Temmuz 2009, 13:12:54 »


Lacancı "point de capiton" kavramı temel ideolojik işlem olarak kavranır; "fantazi" toplumsal alanın etrafında yapılandığı temel yarılmayı ya da "antagonizma "yı gizleyen imgesel/düşsel bir senaryo haline gelir;

"Özdeşleşme" ideolojik alanın kurulmasını sağlayan süreç olarak görülür; keyif, ya da "jouissance", ırkçılık gibi söylemlerde işbaşında olan dışlama mantığını anlamamızı sağlar.

Sloven okulunun ikinci ayırıcı özelliği, Lacancı kategorilerin klasik felsefi metinlerin analizinde kullanılmasıdır: Platon, Descartes, Leibniz, Kant, Marx, Heidegger, Anglosakson analitik geleneği ve hepsinden önce de Hegel. Sloven teorisyenlere kendilerine özgü "çeşni"lerini, Hegelci yönelimleri verir: Hegel'in felsefesine ilişkin yeni bir okuma; Hegel'in farazi panmantıkçılığı ya da onun düşünme tarzının sistematik karakterinin, bütün farklılıkların Aklın nihai düşünümü içinde yokolmasına yol açtığı düşüncesi gibi uzun süredir benimsenen varsayımları geride bırakan bir okuma geliştirmeye çalışırlar.

Sloven okulunun üretimi daha şimdiden dikkate değer boyutlara varmıştır. Bugün, Lacancı teori Slovenya'da en önde gelen felsefi yönelirndir. Aynca "Slovenya Baharı" denilen, son yıllardaki demokratikleşme kampanyalarının da başlıca referans noktalarından biri olmuştur. Siyasi başyazarlığını Zizıek'in yaptığı haftalık dergi Mladina, bu hareketin en önemli sözcüsüdür.



Sloven teorisyenlerin radikal demokrasi sorunlarına duydukları ilgi ve Lacancı Gerçek kavramını, Hegemonya ve Sosyalist Strateji' de Chantal Mouffe ile benim "antagonizmalann kurucu karakteri" adını verdiğimiz şeyle ilişkilendirme çabalan verimli bir düşünsel alışveriş imkanı yarattı.

Zizek, Essex Üniversitesi Kamu Yönetimi Bölümü'nde, İdeoloji ve Söylem Analizi hakkındaki araştırma programımızı birçok defa ziyaret etti; bu temaslardan bir dizi ortak araştırma projesi doğdu. Tabii ki bu aramızda tam bir fikir birliği olduğu anlamına gelmiyor: Bize göre, Sloven okulu başlangıçta Lacancı teori ile postyapısaIcılık arasında çok katı bir ayrım çizgisi çekiyordu; aynca Hegel okumalanna ilişkin olarak da bir dizi çekincemiz var. İlki konusundaki farklılıklanmız tartışmanın gidişatı içinde azalma eğilimine gİrmişse de, ikincisi konusunda tartışmalar hala sürüyor. Yine de, bu farklılıklara rağmen, Sloven okulunun Hegel .yorumunun zenginliği ve derinliği su götürmez. Bu okulun Hegelcilik ile Lacancı teoriyi bir araya getiren özel bileşimi, halihazırda Avrupa düşünce sahnesindeki en yenilikçi ve ümit vadeden teorik projelerden birini temsil ediyor

" Bu noktada bu kitabı okuma konusunda bir dizi öneride bulunmak istiyorum. Okur kitabı hangi yazın türüne yerleştireceğini kolayca şaşırabilir. Klasik anlamda bir kitap değil bu kesinlikle; yani, içinde bir argümanın önceden belirlenmiş bir plana göre geliştirildiği sistematik bir yapı değil. Her biri bitmiş birer ürün olan ve diğerleriyle oluşturduğu "bütünlük" sadece ortak bir sorunun tematik olarak tartışılmasından kaynaklanan denemelerden oluşan bir derleme de değil. Bir argümanın ilerletilmesi anlamında değil, farklı söylem bağlamIarı içinde yinelenmesi diyebileceğimiz bir anlamda, birbirlerini karşılıklı olarak aydınlatan bir dizi teorik müdahale diyebiliriz bu kitaba.

Kitabın temel tezi -"özne" kategorisi "özne konumlarına” indirgenemez, çünkü özne, özneleşmeden önce bir eksikliğin öznesidir- ilk bölümde formüle ediliyor: Bu tezi yineleyen sonraki bölümlerin her biri bunu, bu tezi farklı bir açıdan aydınlatan yeni bir söylem bağlamı içinde yapıyor. Ama bu inceltim süreci ille de aşama aşama bir ilerlemenin sonucu olmadığı için, metin bir sonuca değil, bir kesinti noktasına ulaşıyor ve böylece Okuru, yazanın yapmış olduğu söylemsel çoğaltımı kendi başına sürdürmeye davet ediyor.

Nitekim, Zizek'in Lacan, Hegel, Kripke, Kafka ya da Hitchcock'tan bahsettiği yerde, okur da Platon'a, Wittgenstein'a, Leibniz'e, Gramsci'ye ya da Sorel'e gönderme yaparak devam edebilir. Ve bu yinelemelerin her biri, argümanı salt tekrar etmenin ötesinde kısmen inşa eder. Zizek'in metni, Barthes'ın "yazılabilir metin" dediği şeyin önde gelen örneklerinden biridir.

Bu kitap aynca teorik dilleri günlük hayatın dillerinden ayıran barikatları yıkmaya yönelik örtük bir davet de içeriyor. Üstdil kavramına yöneltilen çağdaş eleştiriler, genel bir sınır ihlalinin yolunu hazırladı zaten, ama Zizek'in sinemadan felsefeye, edebiyattan siyasete hareket eden metni bu bakımdan özellikle zengin. Kendi teorik perspektifine "katı bir aşkınlık" atfeden ya da "vaka hikayeleri"nden oluşan mitolojik dünyada yaşamayı sürdüren hiç kimse bu kitabı(ideolojinin yüce nesnesi) okurken kendini rahat hissetmeyecektir. Gerçek'in mevcudiyetinin her türlü simgeleştirmeye dayattığı sınırlar, teorik söylemleri de etkiler; bunun getirdiği radikal olumsallık, neredeyse pragmatist bir "kurucu tamamlanmamışlığa" dayalıdır. Bu bakış açısından, Gerçek üzerindeki vurgu, zorunlu olarak, her türlü nesnelliğin olanaklıık koşullannın daha derinden araştılmasına yol açar.

Yazarın kendisi kullandığı kategoriler arasında çok daha incelikli bir açık gönderme sürecini yerleştirmeyi tercih etmişken, benim bu kategorilere dair sistematik bir resim çizmeye kalkışmam Zizek'in metnine ihanet etmek olurdu.

Yine de, siyasi analiz açısından taşıdıklan verimliliği göz önünde bulundurarak, metindeki iki kilit noktaya dikkat çekmek isterim.

Birincisi Saul Kripke'nin betimleyicilik-karşıtlığının siyasi analizde kullanılmasıyla ilgili. Betimleyiciler ile betimleyicilik-karşıtları arasındaki tartışma, adlann nesnelere nasıl göndermede bulunduklan sorunu etrafında döner. Betimleyicilere göre, aradaki bağ bir adın anlamının ürünüdür - yani her ad bir grup betimleyici özellik içerir ve gerçek dünyada bu özellikleri sergileyen nesnelere göndermede bulunur. Oysa betimleyicilik-karşıtlanna göre, ad nesneye, onlann deyimiyle "birincil vaftiz" sayesindegöndermede bulunur; nesnenin vaftiz edildiği esnadaki bütün betimleyici özellikleri ortadan kalkmış bile olsa, ad bu nesneye göndermede bulunmayı sürdürür.

Benim gibi Ziziek de betimleyicilik-karşıtlanndan yana saf tutuyor. Ama tartışmaya çok önemli bir değişken getiriyor.

Her türlü betimleyicilik-karşıtı yaklaşımın temel sorunu, nesnede, betimleyici özelliklerinin ötesinde, onun özdeşliğini kuran şeyin ne olduğunu yani "değişmez adlandırıcı"nın nesnel karşılığını oluşturan şeyin ne olduğunu- belirlemektir.

Bu noktada Zizek şu argümanı sunar: "Betimleyicilik-karşıtlığının en azından standart versiyonunda şu gözden kaçmaktadır: Bütün karşı-olgusal durumlarda bir nesnenin özdeşliğini bu şekilde, yani bütün betimleyici özelliklerini değiştirerek garanti altına almak, adlandırmanın kendisinin geri dönüJlü etkisidir: Nesnenin özdeşliğine dayanak olan şey adın kendisidir, gösterendir. Olası bütün dünyalarda aynı kalan, nesnedeki bu 'artı/fazla', 'kendinde kendinden fazla olan bir şey'dir, yani Lacancı "objet petit a'dır": Pozitif gerçeklikte onu boşuna ararız, çünkü pozitifbir tutarlılığı yoktur, çünkü bir boşluğun -gösterenin ortaya çıkışıyla gerçeklikte açılmış olan bir süreksizliğin- pozitifleşmesinden ibarettir.

"Şimdi, bu argüman canalıcı önemdedir. Çünkü eğer nesnenin birliği adlandırmanın kendisinin geri dönüşlü etkisi ise, o zaman adlandırma, önceden kurulmuş bir özneye boş bir ad atfedilen katıksız nominalist bir oyundan ibaret değildir. Nesnenin kendisinin söylemsel inşasıdır.

Bu argümanın bir hegemonya ya da siyaset teorisi için yarattığı sonuçları gör-mek zor değildir. Eğer betimleyici yaklaşım doğru olsaydı, o zaman adın anlamı ve nesnelerin betimleyici özellikleri önceden verili olur, bu da toplumsal kimliklerin siyasi inşasına yer açabilecek herhangi bir söylemsel hegemonik çeşitlerne olanağım devre dışı bırakırdı.

Ama eğer nesneleri adlandırma süreci tam da onları kurmakla aynı kapıya çıkıyorsa, o zaman nesnelerin betimleyici özellikleri esasen istikrarsız ve her türlü hegemonik yeniden eklemlenmeye açık olacaktır. Adlandırmanın esasen "performatif" karakteri, her türlü hegemonya ve siyasetin önkoşuludur

Mod_seval

  • Ziyaretçi
Ynt: Zizek Hakkında
« Yanıtla #3 : 05 Temmuz 2009, 13:13:18 »
İkinci nokta, kitabın son bölümünde tartışılan töz-özne ilişkisiyle ilgili. Öznenin töze indirgenmesi Spinoza'nın felsefesinin merkezi önermesidir ve Althussercilik gibi Marksist akımlar tarafından bayrak edilmiştir ("Tarih öznesiz bir-süreçtir"). Her türlü radikal nesneIcilik ancak bu indirgeme sayesinde onaylanabilir. Bu töz özcülüğünün çoğunlukla özne özcülüğünün tek alternatifi, onun doluluğunu ve pozitifliğini onaylayacak tek alternatif olarak sunulmuş olduğuna işaret etmek önemlidir (Kartezyen cogito'nun. öznenin kendisine değişmemiş töz kategorisini nasıl bahşettiğini hatırlayın). Ama Ziıek'in özne kategorisini yeniden devreye sokması, bu özcülüğü her türlü temelden yoksun bırakır. "Eğer öz kendi içinde bölünmüş değilse, eğer -aşın yabancılaşma hareketi içinde- kendini yabancı bir Kendilik olarak algılamıyorsa, o zaman öz/ görünüş ikiliği tutunamaz, Özün bu kendi içinde bölünmüşlüğü, özün yalnızca 'töz' değil, 'özne' de olduğu anlamına gelir: Daha basit ifade edersek, 'töz', kendini görünüş dünyasında, olgusal nesnellikte yansıttığı ölçüde özdür; 'özne' de kendisi de bölünmüş olduğu ve kendini yabancı, pozitif olarak verili bir Kendilik olarak yaşadığı ölçüde tözdür. Paradoksal bir biçimde şöyle diyebiliriz: Özne tam da kendini töz olarak (yani, kendi başına varolan yabancı, verili, dışsal, pozitifbir Kendilik olarak) yaşadığı sürece tözdür; 'özne' 'töz'ün kendi kendisiyle arasındaki bu iç mesafeye verilen addan, tözün kendini yabancı bir şeyolarak algılayabildiği bu boş yere verilen addan başka bir şey değildir. "
Bunlar, yapı-özne ikiciliğini kırarak "toplumsal faillik" sorununu açıkça her türlü nesnelciliğin ötesine giden terimlerle dile getirdikleri içindir ki, benim de hararetle destekleyeceğim önermelerdir. Töz nesnellik- kendini tam olarak kurmayı başaramadığı için özne vardır; öznenin yeri yapının tam merkezindeki yarıktadır.

Nitekim fail ile yapı arasındaki ilişki hakkındaki geleneksel tartışma, temelden yanlış görünmektedir: Mesele artık bir özerklik meselesi, bütünüyle "nesnellikler" olarak kurulmuş iki unsurun birbirlerini karşılıklı olarak sınırladıkları bir determinizm mi/özgür irade mi meselesi değildir.

Aksine, özne, tözün kendi kendini kurma sürecindeki başarısızlığının bir sonucu olarak ortaya çıkar.

Bana göre, yapıbozum teorisi, öznenin mekanına dair bir teoriye işte burada katkıda bulunabilir. Aslında, yapıbozum her türlü yapının üzerine kurulduğu zemini oluşturanın "karar verilemezler" olduğunu gösterir. Başka bir yazıda, bu anlamda, öznenin karar verilemez yapı ile karar arasındaki mesafeden ibaret olduğunu savunmuştum. Bir siyaset teorisinin, her türlü nesnelliğin olumsal "kökenleri"ni göstermek zorunda olan bir teorinin asıl görevi, karar verilemez bir zeminde verilmiş olan her türlü kararın bütün boyutlarını analiz etmektir. Zizek'in bu kitapta geliştirmeye başladığı teori, bu zorlu göreve yapılan birinci sınıfbir katkıyı temsil ediyor.

Bunlar bu kitabın ele aldığı başlıca temalardan sadece birkaçı.

Postmarksist bir çağda demokratik sosyalist bir siyasi proje inşa etmenin sorunlarını ele almaya çalışan teorik bir perspektifin geliştirilmesiyle ilgilenen herkesin bu kitabı okuması elzem.

Mod_seval

  • Ziyaretçi
Ynt: Zizek Hakkında
« Yanıtla #4 : 05 Temmuz 2009, 13:14:38 »


İDEOLOJİNİN YÜCE NESNESİ

doc ve pdf formatlarındadır

http://rapidshare.com/files/226694745/__304_YN-Z.rar




GIDIKLANAN OZNE-ZIZEK
http://rapidshare.com/files/227269187/go-z.rar

Giriş: Bir Hayalet Dolanıyor Batılı Akademyanın Üzerinde..

... Kartezyen öznenin hayaleti. Tüm akademik güçler bu hayaletin şeytanî etkisini bertaraf edebilmek için kutsal bir ittifak halindeler: ('Kartezyen Paradigma'yı bütünlük arayışındaki başka bir yaklaşım lehine aşmak isteyen) New Age obskiirantistlerinden (Kartezyen özneyi bir kurgu, merkezsizleşmiş metinsel mekanizmaların bir etkisi olarak gören) postmodern yapısökümcülere; (Kartezyen monolojik öznellikten söylemsel öznelerarasılığa doğru bir kaymanın zorunlu olduğunda ısrarcı olan) Habermasçı iletişim kuramcılarından (yıkımlarına halen devam eden nihilizmle sonuçlanmış olan modern öznelliğin ufkunu 'katetme' gereğini vurgulayan) Varlık düşüncesinin Heideggerci temsilcilerine; (özgül bir Benlik sahnesinin mevcut olmadığını, onun yerinde aslında sadece birbiri ile çarpışan güçlerin sebep oldukları kızılca-kıyamet bir kargaşanın olduğunu ampirik olarak ispatlamaya çalışan) bilişsel bilimcilerden (doğanın acımasızca sömürülmesine felsefî bir temel sağladığı gerekçesiyle Kartezyen mekanik-materyalizıni suçlayan) Derin Ekolojistlere; (düşünen-burjuva-öznenin yanılsamalı özgürlüğünün aslında sınıf ayrımında köklenmiş olduğunda ısrar eden) eleştirel (post-) Mark-sistlerden (cinsiyetten bağımsız olduğu farzedilen 'cogito 'nun gerçekte ataerkil bir erkek kurgusu olduğunu vurgulayan) feministlere dek tüm akademik güçler... Karşıtları tarafından bir kere olsun Kartezyen mirastan yeterince arınamamış olmakla suçlanmayan tek bir akademik yönelim kalmış mıdır acaba? Ya da bu yönelimlerden hangisi, üzerine bir damga gibi yapıştırılan bu Kartezyen öznellik ayıbını 'radikal' eleştirmenlerine ve dahi 'gerici' karşıtlarına geri yansıtmadan durabilmiştir ki?
Bu durumun iki temel sonucu vardır:
1. Kartezyen öznellik kipi tüm akademik güçler tarafından kuvvetli ve halen aktif bir entelektüel gelenek olarak görülmektedir.
2. Kartezyen öznellik partizalarının kendi görüşlerini, hedeflerini ve eğilimlerini tüm dünyanın gözü önünde yayımlamalarının ve bu 'Kartezyen öznelliğin Hayaleti' masalına Kartezyen öznelliğin felsefî manifestosu ile cevap vermelerinin tam zamanıdır.
Dolayısıyla bu kitap da, herkesçe ortaklaşa bir şekilde reddcdilişi sayesinde günümüz akadcmyasının tüm rakip taraflarına sessiz bir uzlaşma sağlayan Kartezyen özneyi yeniden-öne-siirme ve savunma çabasını üstleniyor: Her ne kadar tüm bu yönelimler (Habermasyanlara karşı ya-pısökümcüler; bilişsel bilimcilere karşı New Age obskürantistleri, vs.) birbirileri ile - en azından görünüşte - ölümcül bir çalışma içerisinde-lerse de, Kartezyen özneyi reddedişlerinde birleşmekteler. Tabii buradaki amacımız şu ânki haliyle modern düşünceye hâkim olan 'cogito'ya (kendine saydam olan düşünen özneye) geri dönmek değil, pasifleştiri-ci bir etkisi olan bu saydam 'benlik' tahayyülünden gerçekte pekâlâ uzak olan 'cogito 'nun o unutulmuş öbür yüzüne, ondaki o fazlaya, göz önüne çıkarılmamış çekirdeğe ışık tutabilmektir. Kitaptaki üç ana bö-lüm, günümüzde öznelliğin söz konusu edildiği üç ana alana odaklanıyor: Alman İdealizmi geleneği; Althusser-sonrası siyaset felsefesi; Öz-ne'den o 'yapısökümcü' özne-konumları ve özneleştirme süreçleri çoğulluğu sorunsalına geçen kayma.1 Her bir ana bölüm, eserleriyle Kartezyen öznelliğin örnek bir eleştirisini temsil eden önemli bir yazar üzerine bir alt bölümle başlıyor; ardından da, önceki alt bölümün esasını oluşturan düşüncenin etkilerini konu alan ikinci bir alt bölümle devam ediyor (Alman İdealizmi'nde öznellik; siyasal özneleştirme süreci; öznenin oluşumunun psikanalitik bir anlatımı olarak 'Oedipus komplek-si').

I. ana bölüm, Heidegger'in modern Kartezyen öznelliğin ufkunu katetme çabasıyla detaylı bir yüzleşmeye girişen alt bölümle başlar. Otantik öznellik filozofları, felsefî tasarılarının içsel mantığı gereği, 'cogito'ya içkin olan bir 'delilik' ânını koyutlamaya ve sonra da bu ânı 'yeniden normalleştirmeye' mecbur olmuşlardır (örn. Kant'ta şeytanî Kötülük, Hegel'de 'dünyayı kaplayan gece', vs.). Heidegger'deki sorun ise önermiş olduğu modern öznellik tasavvurunun bu fazlalığı göz önüne almamasıdır,.- açıkçası bu tasavvur, Lacan'ı Bilinçdışı'nın öznesinin cogito olduğunu söylemeye sevkeden bu aşırı boyutu 'içermez'. Heidegger'in temel ve ölümcül hatasını Kant okumasındaki başarısızlığında açıkça görebiliriz: Heidegger aşkın imgeleme odaklanırken, özgürlüğün dipsiz uçurumuna verilen bir başka ad olan imgelemin o anahtar boyutunu - o tahrip edici, anti-sentetik boyutunu ıskalamış olur; bu başarı-sızlık aynı zamanda Heidegger'in Nazi bağlanımına dair o eski soruna da ışık tutar. Dolayısıyla bu yüzleşmenin ardından gelen ikinci alt bölüm de öznelliğin Hegel'deki konumunu ortaya koymaya çabalar, bunun için de o felsefî düşünümsellik kavramı ile Bilinçdışı'nın (histerik) öznesini karakterize eden o düşünümsel dönüş arasındaki bağa odaklanır.
II. ana bölüm, bir şekilde Althusser'i kendileri için bir başlangıç noktası olarak almış olan, ancak sonraları Althusser'e yöneltmiş oldukları eleştiriler sayesinde kendi siyasal öznellik teorilerini geliştiren dört filozofla bir yüzleşme içerir: Laclau ve hegemonya teorisi, Balibar ve egaliberte teorisi, Ranciere ve mesentente* teorisi, Badiou ve Hakikat-Olayı'na sadakat anlamında öznellik teorisi. İlk alt bölüm, Badiou'nun günümüzün o malum yapısökümcü ve/veya post-modernist duruşunu yerinden edebilecek bir 'hakikat siyaseti' geliştirme çabasına odaklanır - bunu yaparken de, Badiou'nun önermiş olduğu o çığır açıcı St Paul okumasına özel bir vurguda bulunur. Her ne kadar evrensellik boyutunu kapitalist küreselleşmenin asıl karşıtı olarak ortaya koyma çabasında Badiou ile dayanışma içerisinde olsam da ortaya koymuş olduğu Lacan eleştirisini - yani, psikanalizin yeni bir siyasal pratiğin temelini oluşturamayacağı tezini reddediyorum. Sonraki alt bölüm ise bu dört yazarın, günümüz küresel kapitalizminin siyasal kipini oluşturan 'siyaset-sonra-sı' liberal-demokratik duruşla uğraşma biçimlerini ve her birinin kendi siyasal özneleşme şeklini geliştirişini analiz eder.
III. ana bölüm ise, (aşkın/transcendental) Özne'nin hayaletine karşı(dişil, gey, etnik gibi) çoklu öznellik biçimlerindeki o özgürleştirici artışı benimseyip ortaya koyma çabasındaki günümüz 'post-modern' siyasal düşüncesinin eğilimlerini inceler. Bu yaklaşıma göre artık o imkânsız küresel sosyal dönüşüm ülküsünden vazgeçmemiz ve de kültürel tanınmanın sosyo-ekonomik mücadeleden daha önemli olduğu (siyasal iktisadın eleştirisinin yerini kültürel çalışmalara bıraktığı) bu karmaşık ve darmadağın postmodern evrende kendi tikel kimliğimizi hangi muhtelif biçimlerle ortaya koyabileceğimiz sorusuna odaklanmamız gerekir. Pratikteki ifadelerini 'kimlik siyaseti'nde bulan bu teorilerin en tipik ve en inandırıcı olanı Judith Butler'ın performatif cinsiyet oluşumu teorisidir. Dolayısıyla ilk alt bölüm Butler'ın eserleriyle detaylı bir yüzleşmeye girişir ve teorisinin Lacancı psikanalizle verimli bir diyalogu mümkün kılan unsurlarına odaklanır ('tutkulu bağlılık' ve öznelliği kuran dü-şünümsel dönüş tasavvurları). Son alt bölüm direkt olarak o anahtar nitelikteki 'günümüzde Oedipus' meselesiyle yüzlesin O sözde-Oedipal özneleşme kipi (öznenin, ataerkil Yasa'da vücut bulan simgesel yasaklamaya eklemlenerek ortaya çıkışı) günümüzde gerçekten de düşüşte midir? Eğer öyleyse yerini neye bırakmaktadır? Bu alt bölüm 'ikinci modernleşme' tezinin (Giddens, Beck gibi) savunucularıyla giriştiği yüzleşmede 'Aydınlanma'nın diyalektiği'nin mütemadiyen fiiliyatta olduğunu savunur: Simgesel düzenin işleyiş kipinde gözlerimizin önünde gerçekleşen bu eşi benzeri görülmemiş kayma, bizi ataerkil geleneğin sınırlamalarından kurtarmaktan çok öte, kendine özgü riskleri ve tehlikeleri de beraberinde getirmektedir.
Her ne kadar bu kitabın temel tonu felsefî gayet felsefî ise de, öncelikli olarak kati bir bağlanımı olan siyasal bir müdahaledir ve günümüz küresel kapitalizminin ve ideolojik eklentisi liberal-demokratik çokkül-türcülüğünün hükmü altındaki bu çağda solcu, anti-kapitalist bir siyasal tasarının nasıl yeniden formüle edilebiliceğine dair o yakıcı soruya bir cevap arar. 1997'nin o yegâne fotoğraflarından biri de Borneo'daki yerli bir kabilenin üyelerinin kendi doğal hayat-alanlarını yok eden devasa alevleri söndürmek için plastik bidonlarla su taşıyışlarını gösteren o meşhur fotoğraftır - bu mütevazı çabalardaki o garip ve gülünç yetersizliğin, bu insanların kendi yaşam-dünyalarının tümüyle yokoluşunu seyrediyor olmalarının dehşetiyle çakışmasını görürüz. Gazete raporlarına göre Endonezya'nın kuzeyini, Malezya'yı ve Filipinler'in de güneyini tümüyle kaplamış olan o devasa duman ve is bulutu doğanın tâ kendisini, mutat döngüsünü bozmuştur (arılar, karanlık yüzünden bitkilerin çoğalışındaki görevlerini yerine getirememişlerdir). Burada küresel Sermaye'nin o şart şurt tanımayan Gerçek'inin doğanın gerçekliğinin tâ kendisini tahrip edişinin kusursuz bir örneğini görürüz - küresel Ser-maye'ye yapılan bu gönderme özellikle zorunludur, zira yangınlar yalnızca yerel kereste tüccarlarının ve çiftçilerin (veya bunlara göz yuman çürümüş Endonezya bürokratlarının) 'açgözlülüklerinden' değil, sıradı-şı kuraklığın El Nino etkisi yüzünden normalde olduğunun tersine bu gibi yangınları söndürecek yağmurlarla sonuçlanmamış olmasından da kaynaklanmıştır ve El Nino etkisi küresel boyuttadır.
Bu felâket bize, çağımızın Gerçek'ini sunar: Tikel yaşam-dünyaları-nı acımasızca ve umursamaksızın yokeden, insanlığın geleceğini tehdit eden Sermaye akışı. Bu felâketin uygulamaya dönük sonuçları nelerdir peki? Burada karşımızda yalnızca Sermaye'nin kendi mantığı mı var, yoksa bu mantık doğanın teknolojik tahakkümüne ve sömürüsüne dayanan modern üretim-merkezci tavrın baskın itici gücü mü? Veya, dahası, bu teknolojik sömürü modern Kartezyen öznelliğin tâ kendisindeki derin potansiyelin nihai ifadesi, gerçekleşimi mi? Yazarın bu ikileme cevabı, Kartezyen özne için verilen vurgulu bir 'Suçlu değil!' kararıdır.

Mod_seval

  • Ziyaretçi
Ynt: Zizek Hakkında
« Yanıtla #5 : 05 Temmuz 2009, 13:15:01 »
Zizek'le söyleşi ;

Ama bence bunu ters çevirmek gerekir. Yani, Gerçek seyi yaparız, edimimiz özgürdür ama bu
kabul edilemeyecek kadar tramvatiktir, iste bu yüzden sembolik terimlerle rasyonalize etmeyi
severiz. Gerçek edimler vardır. Bu aynı zamanda Kirkegaard’ın Ölüme-dogru-hastalıgı
(sickness-unto-death) ters döndürmesiyle de baglantılıdır. Gerçekten korkunç olan ölümlü
olmam degil, ölümsüz olmamdır ve bundan kaçmaya çalısırım. Alman idealizminde Kant ve
özellikle Shelling için, insanın karsılasabilecegi en korkunç sey özgürlük uçurumudur; birinin
özgür iradesiyle hareket etmesi. Bu kabul edilemeyecek kadar tramvatiktir. Biogenetik
indirgemecilik de bu sekilde ters çevrilmelidir. Genel olarak insanı, biyolojik ve genetik
olarak kosullanmıs nesnelere indirgemenin korkunç oldugunu düsünürüz, ama bence gerçek
tedirginlik, özgür bir edimde bulundugumuzun farkındalıgıyla ilgilidir —kabul edilmesi en
zor olan budur.
Lacan basarısızlıgın sairi degildir. Gerçekten tramvatik olan, mucizelerin —dini anlamda
degil ama özgür edimler anlamında— gerçeklestigidir. Ama bununla yüzlesmek çok zordur.
Bu yüzden basarısızlık siiri fikrini reddetmeliyiz. Lacan için Gerçek, asla
yaklasamayacagımız kendinde-sey degildir; Gerçek, özgürlügün hakikatin dokusunda açtıgı
derin yarıktır.
Not: ekopolitik.org adlı siteden alıntıdır.
Metnin tamamını okumak için;
http://www.ekopolitik.org/images/cust_f ... 122944.pdf

Mod_seval

  • Ziyaretçi
Ynt: Zizek Hakkında
« Yanıtla #6 : 05 Temmuz 2009, 13:15:25 »
Slavoj Zizek:
"Hoşgörünün İki Yüzü"
Birgün, 31 Mayıs 2004
Bir makalenizde "teröristlerin, Batı medeniyetinin bir aynası olduğunu söylediniz. Bunu biraz açar mısınız?
Bu tabii benim, Samuel P. Huntington'ın popüler tezi "medeniyetler çatışması"na bir yanıtımdı. Bazı nedenlerden dolayı butezi doğru bulmuyorum. Günümüzde ırkçılık açıkça kültürel farklılıklardan kaynaklanıyor. Şöyle deniyor: "Ben kendi kültürümü istiyorum, seninki senin olsun." Günümüzde her sağ görüşlü kişi bunu söylüyor. Bu insanlar postmodern bile olabiliyorlar. Yani geleneklerin doğal olmadığını bilenve kültürün yapay olarak oluştuğundan haberdar olan insanlar yine de ırkçı düşüncelere kapılabiliyor. FBI'a göre ABD'de en az iki milyon radikal sağcı bulunuyor. Bazıları oldukça şiddet yanlısı. Kürtaj yapan doktorlara karşı olanlar veya Oklohoma saldırılarını yapanlar gibi. Bence bu, antiliberal ve şiddete yatkın bir tutumun Batı medeniyetlerinde büyüdüğünün bir kanıtı. Terörizmin zamanımızın bir aynası. Ve belli bir medeniyetin tekelinde değil.
İslam'a bakarken tarihe dönmeliyiz. Aslında eski Yugoslavya'ya bakmanın çok doğru olduğunu düşünüyorum. Niye Saraybosna en şiddetli çatışmalara sahne oldu? Çünkü etnik olarak eski Yugoslavya'nın en karışık bölgesiydi. Niye? Çünkü Müslümanların elindeydi ve tarihe baktığınızda en hoşgörülü olanlar onlardı. Diğer dinlerden topluluklarla beraber yaşayabilmişlerdi. Biz Slovenler ve Hırvatlar, Katoliktik ve Müslümanları yüzyıl önce kendi bölgemizden yollamıştık. Bu tarihi gerçek, İslam'ın şiddet içermediğinin bir kanıtı. Şimdi kendimize sormamız gereken niye Müslümanlığın terörist kanadının son zamanlarda yükseldiği. Hoşgörü ve köktenci şiddet arasındaki gerilim medeniyetimizin bir parçası.
Bir başka örnek alalım. CNN'de Başkan Bush'un, babası Afganistan'da pilot olan yedi yaşında küçük bir kızın mektubunu okuduğunu gördük. Mektupta küçük kız babasını sevdiğini ama gerekiyorsa babasını vatan için feda edebileceğini söylüyordu. Bush bunu "Amerikan vatanseverliği" olarak adlandırdı. Şimdi düşünelim. Aynı şeyi bir Afgan küçük kız yapmış olsa "Küçük çocukları nasıl maniple ediyorlar, ne köktencilik" deriz. Yani bu olayları algılamamızla ilgili bir şey. Başkaları yaptığında şoke olduğumuz bir şeyi kendimiz de yapabiliyoruz.
Yani çok kültürlülük ve köktencilik aynı madalyonun iki yüzü olabilir?
Hoşgörüye karşı hiçbir şey denemez. Çok kültürlü hoşgörüyü aldığınızda yanında başka şeyler de geliyor. Hoşgörü kavramı yanında zıt anlamını da getiriyor. Hoşgörü kavramı hoşgörüsüzlüğü maskeliyor. Ekonomik sömürü, kültürel hoşgörü konusunda sorunlara yol açabiliyor. Julia Kristeva, "Kendi Kendimizin Yabancısıyız" adlı makalesinde başkalarına karşı hoşgörülü olamadığımızı çünkü kendi içimizdeki başkalaşmayı da hoşgörmediğimizi söylüyor. Burada bir kültürel indirgeme söz konusu.
Çok kültürlü hoşgörünün iki yüzlü bir tarafı var. Çünkü hoşgörü gösterdiğiniz kişiyi daha o anda "öteki"ne indirgiyorsunuz. "Öteki"ni kabulleniş sadece yeme-içme, dans kültürleri söz konusu olduğunda mümkün. Arkadaşlarım: "Hindulara saygı göstermeliyiz" diyor. Tamam. Peki, eski bir Hindu geleneği olan, kocası öldüğünde karısının da onunla yakılmasına ne diyeceksiniz. Buna da saygı gösterilecek mi? İşte burada sorunlar çıkıyor.

* metiskitap.com adlı siteden alıntıdır.

 

Sitemap 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38