* Anlık üyelerarası ileti

Sohbet kutusu bulunamadı.

* Kullanıcı bilgisi

 
 
Hoşgeldiniz Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.

* Şu an aktif olanlar

  • Nokta Ziyaretçi: 8
  • Nokta Gizli: 0
  • Nokta Üye: 0

Çevrimiçi kullanıcı bulunmuyor.

* İstatistikler

  • stats Toplam Üye: 28
  • stats Toplam İleti: 658
  • stats Toplam Konu: 290
  • stats Toplam Kategori: 11
  • stats Toplam Bölüm: 58
  • stats En Çok Çevrimiçi: 141

* Son İletiler/Konular

Ynt: Pratik Bilgiler Gönderen: uzumbaba
[19 Mart 2019, 00:44:57]


Ynt: Pratik Bilgiler Gönderen: uzumbaba
[27 Temmuz 2014, 02:07:46]


Pratik Bilgiler Gönderen: uzumbaba
[27 Temmuz 2014, 01:55:14]


Ynt: Ev İşlerinde Basit Öneriler Gönderen: uzumbaba
[29 Mayıs 2014, 23:48:15]


Ynt: Görünmez Kazalar Ve Pratik Önlemler Gönderen: uzumbaba
[17 Nisan 2014, 02:20:37]

* Yönetim

uzumbaba admin uzumbaba
Yönetici

* En Popüler Bölümler

* İnternette ara

internette Arama

Gönderen Konu: Zülfü Livaneli Köşe Yazıları  (Okunma sayısı 7839 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

SevaL_24

  • Ziyaretçi
Zülfü Livaneli Köşe Yazıları
« : 14 Ağustos 2009, 21:17:43 »


Yazara ulaşmak için : zlivaneli@gazetevatan.com


 Aydınların törpülenişi


Çocukluğumdan beri okuduğum kitaplar muhalif bir aydın tipi oluşturmuştur kafamda.

Siyasi iktidarlarla, partilerle, askerlerle, dikta rejimleriyle uzlaşamayan, her dönemde muhalif olan bir aydın tipi.

Hatta bırakın siyasi iktidarı, ülkedeki çoğunluk ahlakına bile aykırı düşen, yerleşik değer yargılarını altüst eden bir insan.

Bu aydın tipi çoğunlukla yalnız kalır, bedel öder ama kafasını ve gönlünü kimseye kiraya vermez.

Bu satırları yazarken başına buyruk Jean Paul Sartre’ı hatırlıyorum.

Yves Montand ve Simone Signoret geliyor aklıma.

Sovyetler Birliği’nin Prag’ı işgal etmesi üzerine, Fransız Komünist Partisi’ne “işgali kınaması” için 24 saat süre tanıyan ve sürenin sonunda intihar edeceklerini açıklayan bu namuslu aydınları düşünüyorum.

Toplumun değer yargılarını sarsmak için gerçek üstücülüğün şok yaratma metoduna sarılan Breton, Bunuel ve arkadaşlarını anıyorum.

Nâzım Hikmet gibi her dönemde bedel ödeyen aydınlar aklıma geliyor.

***


Bizim önümüzdeki örnekler bunlardı ve var olma biçimimiz de bu modele göre şekillendi.

Askeri dönemlerde de sivil iktidarlar zamanında da muhalif olmanın onurunu ve azabını birlikte yaşadık.

Büyük bedeller ödedik.

Ama muhalif olmak zorundaydık.

“Asker ya da sivil her iktidar çürür ve haksızlık yapar. Okur yazar adamın görevi bunlara karşı çıkmaktır” diye öğrendik.

***


Günümüzün Türkiye’sindeki kamplaşma, böyle bir aydın tavrını gösteremeyen insanlarla karşılaşmamıza yol açıyor.

Cephelerini seçiyorlar ve yüzde yüz sadakat gösteriyorlar.

Bir taraf yüzde yüz haklı, karşı taraf tamamen cehennemlik.

Hiç nüans yok, “ama” yok, “başka bir bakış açısıyla” yok, “bu noktada katılırım ama şu noktada karşı çıkarım” yok.

Tam bir kamplaşma, cepheleşme ve yüksek sadakat.

Bu bir aydın tavrı değildir, olsa olsa militan tavrıdır.

Hayatımın hiçbir döneminde, hiçbir düşüncenin militanı olmadığım için bu tavrı anlamakta güçlük çekiyorum.

Bağımsız bir kafayla düşünmenin insanı yalnızlaştırdığını, bloklar dışına ittiğini biliyorum ama ne yapalım ki işin doğasında bu var.

Biz aydın olmayı böyle belledik.

Bağımsız, muhalif, bireyin hakkını savunan; gerektiğinde genel ahlaka bile aykırı düşmekten çekinmeyecek bir insan olarak.

Türkiye’de bu anlayış hızla değişiyor.

Bir takım aydınlar kendilerini iktidarlara ve çoğunluk ahlakına uydurmaya çalışıyorlar.

Çoğunluğu sarsmaya, uyarmaya çalışan değil kendini onun ölçülerine uyarlamaya çalışan uysal, törpülenmiş, yaşlanmış, dünya nimetlerine dalmış, huzurlu bir aydın tipi.

Doğrusu ben muhalif kalmanın huzursuzluğunu böyle bir huzura her zaman tercih ederim.

Çünkü asker olsun, sivil olsun; her iktidar çürür.

Buna erkeğin kadın üzerindeki iktidarı, din ya da etnik kökenli çoğunluk baskıları da dahildir.

Benim için önemli olan, çoğunluklar değil azınlıklardır.

Kaynak:gazetevatan

SevaL_24

  • Ziyaretçi
Ynt: Zülfü Livaneli Köşe Yazıları
« Yanıtla #1 : 21 Ağustos 2009, 13:56:14 »
KP ile kişisel ilişkilerimin dökümü

Bildiğiniz gibi 1996’dan beri UNESCO’da iyiniyet elçiliği ve genel direktör danışmanlığı görevindeyim. Bu yıl yeni bir genel direktör seçilecek. Birçok yabancı ülke bu görev için beni aday göstermek istedi ve Türk hükümetine başvurdu. Çünkü herkesi kendi hükümetinin aday göstermesi gerekiyor. Türk hükümeti ve Çankaya bu talebi reddetti. Bir yabancı yetkilinin isteğine cevap veren Ahmet Davutoğlu, Mısır’ın adayı Kültür Bakanı Faruk Hüsnü’yü kastederek “Biz Araplarla karşı karşıya gelmeyiz.” dedi. Beni arayan Çankaya yetkilisi “Çok isterdik ama maalesef sıra Araplar’da.” dedi.

Böylece bir Türk değil bir Arap oturacak UNESCO’nun başında. Ayrıntılarını merak edenler Hürriyet gazetesinde Mehmet Yılmaz’ın bu konuda yazdıklarını okuyabilir.

***

AKP iktidara geldiği zaman, kızkardeşim Seyhan Livaneli Kültür Bakanlığı’nda Halk Kültürleri Genel Müdürü’ydü. Çok da başarılıydı. İlk icraat olarak onun işine son verdiler. Kardeşim bakanlıktan ayrılmak zorunda kaldı.

***

Leyla’nın Evi romanımı film yapmaya hazırlanan bir film şirketi, yüzlerce filme verilen Kültür Bakanlığı destek fonundan yararlanmak için bakanlığa başvurdu. En uyduruk projelere bile destek sağlanırken Leyla’nın Evi reddedildi.

***

Geçen yıl Türkiye’nin konuk olduğu Frankfurt Kitap Fuarı sırasında hiçbir etkinliğe davet edilmedim. O şehrin opera salonunda en az on konser vermiş birisi olmama ve Alman izleyicilerim bulunmasına rağmen müzik işlerine de karıştırılmadım. Mutluluk romanımın Almancasını yayınlayan Klett Cotta Yayınevi’nin davetlisi olarak, bir yabancı yazar sıfatıyla gittim Frankfurt’a. Alman standında konuk edildim. Türkiye bana kapandı.

***

Bu yıl Paris’te düzenlenen “Türk Mevsimi” etkinliklerinin hiçbirine davet edilmedim. Oysa Gallimard gibi dev bir yayınevi bu olay için bir kitabımın Fransızca çevirisini yayınladı ve katkı yapmak istedi. Fransız makamları beni çeşitli okumalar için davet ettiler ama Paris’te defileler, konserler vs. düzenleyen Türk makamları sessizliği tercih ettiler.

***

Paris’in en ünlü salonlarından birisi olan Theatre de la Ville’in müdürü İstanbul’a ziyaretime geldi ve Şubat ayı içinde konser vermemi istedi. 1983 yılında o prestijli salonda 5 konserim olmuştu. Türk hükümeti ve Kültür Bakanlığı bu ise belirttiğim gibi Paris’teki hiçbir olaya beni karıştrmadı.

***

Uni France adlı kuruluşun davetiyle Fransa’da çeşitli okumalar yapacağız. Bu da Fransızların inisyatifi.

***

Antik tiyatrolarda klasik orkestralarla konser taleplerimiz de reddedildi.

***

Size böyle birçok olay anlatabilirim ama en çok ağırıma giden şudur.

Geçenlerde İzmir’den İstanbul’a dönüyordum. Yaklaşık yüz kişilik, kadınlı erkekli bir AKP’li grup başbakanı karşılamak için hava alanına gelmişlerdi. Aprona kırmızı bir halı serilmişti, çocuklardan oluşan bir folklor takımı hazır bekletiliyordu. Ben de eşimle birlikte uçak beklediğim için onlarla yaklaşık bir saat kadar ayrı salonda oturduk. Bu bir saat içinde ne kimse bir selam verdi, ne konuşma girişiminde bulundu, sürekli olarak gözlerini benden kaçırmaya çalıştılar. Gergin bir hava olştu ortalıkta. Türkiye’nin neresine gitsem, en ufak bir mezrada bile dostlar bulurum. Ama İzmir’de o gün kendimi yabancı bir ülkede, iyice yabancı, hatta düşman insanlar arasında hissettim.

***

İşte benim AKP ile ilişkilerim bundan ibarettir. Şikayetçi değilim. Ömrüm boyunca hiçbir partiden, hiçbir hükümetten bir şey beklemedim zaten.

Ve bütün bunlara rağmen içeriğini bilmediğim ama “barış” ı telaffuz eden girişimleri, bırakın binlerce insanı, bir tek çocuğumuzun bile canını kurtaracaksa katkı yapılmalı diye düşünüyorum.

Çünkü Türkiye, benim küçük varlığımdan çok daha önemlidir.

SevaL_24

  • Ziyaretçi
Ynt: Zülfü Livaneli Köşe Yazıları
« Yanıtla #2 : 23 Ağustos 2009, 23:51:37 »
Çözüm için aklın sesi

Dostluğuyla onur duyduğum eski Dışişleri Müsteşarı, Büyükelçi Özdem Sanberk, 10 Ağustos tarihinde Radikal Gazetesi’nde müthiş bir yazı yayınladı.

Güncel sorunlarımız konusunda yeni perspektifler getiren bu zihin açıcı yazıdan hepimizin yararlanması gerekiyor.

Bu nedenle yazının bazı noktalarına bu köşede yer vermek istiyorum.

***


Özdem Sanberk, dünyadaki etnik haklar, çok kültürlülük ve kültürel çeşitlilik gibi birbirinden ayrı kavramları tartıştıktan sonra Kürt sorununu nasıl çözeceğimiz sorusuna cevap arıyor.

Ona göre sorunun çözümü, etnik hakların tanınması ya da çok kültürlülükten değil, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş ilkelerini çağa uygun olarak yorumlamaktan geçmekte.

Bu çözümün ülkede bir toplumsal barış ve toplumsal mutabakat yaratabilmesi için sadece Kürtlerin değil, Türklerin de onayını alması önemli.

Şu sözlere yer veriyor:

“Bugün ülkemizde Kürt açılımı ve demokratik açılım adı altında müzminleşmiş tarihsel sorunlarımıza gayriaskeri çözüm yolları aranıyor. Bu arayış belki çok geç kalmış ama çok olumlu bir çaba. Bulunacak çözüm yollarının hiç şüphesiz Kürtleri tatmin etmesi gerekir. Ama sırf tek bir etnik grubu tatmin edecek bir çözümün ülkede huzurun sağlanmasına yeterli olacağını sanmak gerçekçi olur mu?

“Kendini Kürt saymayan vatandaşlarımızın da bu çözümü kendilerine bir dayatma olarak algılamamaları barış ve huzur için olmazsa olmaz bir koşuldur.”

***


Özdem Sanberk’e göre cumhuriyet zaten değişim ve evrensel ölçülere ulaşma idealinin adı. Dolayısıyla çözüm, kuruluş ilkelerinde saklı. Bir kuralın kötü uygulanmış olmasının, o kuralı ortadan kaldırmayı gerektirmeyeceğini savunuyor ve bu konuya cumhuriyetin kadın-erkek eşitliği idealini örnek gösteriyor. Bugün Türkiye’de kadın-erkek eşitliğine ulaşamamış olmamız kuruluş ilkesinin değil, daha sonraki uygulamaların kusuru olarak görülmeli.

Bu görüşü Kürt sorununa uyguladığımız zaman da çözümün sivil vatandaşlık kavramında yattığı görülmekte.

Sanberk, ne yazık ki tümünü alıntılayamadığım bu çok önemli yazısını şu cümlelerle bitiriyor:

“Cumhuriyet ideali, eskiyi koruma değil, değişim iradesidir. Cumhuriyet ideali, dünyadaki büyük değişim sürecine, kültürel zenginliğimizle ve birlik içinde yetişme iradesini ifade eder. Gerisinde kalınmış olan dünya normlarının yeniden yakalanmasını ima eder. Dünya demokratik norm ve standartları bugün etnik veya mezhep temelli kolektif hakları veya çok kültürlülüğü demokrasinin olmazsa olmaz koşulu olarak görmüyor. Ama her bireyin etnik ve dini hassasiyetini, başkalarının haklarına saygı çerçevesinde serbestçe ifade özgürlüğüne sahip olabilmesi ve bireyin bu hak ve özgürlüklerinin devlete karşı teminat altına alınması bugün uygar ve gelişmiş çoğulcu demokrasilerin ortak paydası. Kürt açılımının içeriği ne olmalı sorusunun yanıtı etnik haklarda veya Kaf dağının arkasında değil. Yanıt, değişen dünyayı anlamak ve siyasal yapılanmamızı ve uygulamalarımızı bu değişime uyarlamakta yatıyor.”

NOT: Bu önemli yazının tümünü 10 Ağustos tarihli Radikal Gazetesi’nde bulabilirsiniz.

SevaL_24

  • Ziyaretçi
Ynt: Zülfü Livaneli Köşe Yazıları
« Yanıtla #3 : 25 Ağustos 2009, 11:43:48 »
Zülfü Livaneli

 Yazara ulaşmak için : zlivaneli@gazetevatan.com

 Okul yıkmak, bina yıkmak değildir


O gün tatildi ama daha önceden talimat aldıkları için erkenden kalktılar.

Hava henüz aydınlanmamıştı.

Ramazan ayıydı, belki bazıları sahurdan sonra uyumadan yola çıktılar.

Altı yüz erkek, üstlerinin hazırladığı plana göre araçlara bindirildiler. Büyük bir konvoy oluşturdular.

Konvoyda otomobiller, kamyonlar, otobüsler, ağır iş makineleri vardı. Henüz uykuda olan İstanbul’un sokaklarını, caddelerini geçerken binalar zangırdıyordu.

Uykudan kalkıp pencereden bakanlar, bir savaş filmi izlediklerini sandılar.

Konvoy gün ağarırken hedef noktasına ulaştı. İnsan ve makine gücüyle hep birlikte atağa geçtiler.

Karşılarındaki düşman, okul binalarıydı.

Okulun, gördüğünüzde gözlerinize inanamayacağınız kadar düzenli, aydınlık, bilgisayarlarla donatılmış sınıfları vardı.

Yemek salonunda haftalık yemek listesini öğrenciler yapardı.

Geniş kütüphanesinde Türkiye’nin ve dünyanın en aydınlık beyinlerinin kitapları yer alırdı.

Yüzlerce öğrenci o sınıflarda uluslararası düzeyde eğitim görmüş, yabancı dil öğrenmiş, bahçelerde neşe içinde koşturmuş, spor salonunda beden eğitimi dersleri görmüş, konser salonunda enstrümanlar çalmış, şarkılar söylemiş, piyesler oynamıştı.

Alacakaranlıkta masal canavarları gibi görünen dev iş makineleri o duvarlara ilk darbeyi indirdi.

Altı yüz kişi, sanki İstanbul surlarına saldıran Fatih orduları gibi Milli Eğitim Bakanlığı’nın izniyle eğitim veren okula karşı hücuma geçti.

Depreme dayanıklı olarak inşa edilmiş binalar yerle bir edildi, duvarlar çatırtıyla çökertildi, sütunlar kırıldı.

Aslında yok edilen okul binaları değil, aydınlanmacı eğitimdi, kültürdü, çağdaşlıktı, yüzlerce çocuğun ve ailelerinin hayaliydi, anılarıydı.

Buna nasıl cesaret ettiler.

Kitabı “Oku!” kelimesiyle başlayan bir dinin mensupları, Ramazan gününde bu günahı işlemeyi nasıl göze aldılar.

“Bana bir kelime öğretenin 40 yıl kölesi olurum!” diyen peygambere de mi saygı duymadılar.

Hâlâ anlayabilmiş değilim.

Herhangi bir anlaşmazlık varsa bu, eğitime zarar vermeden çözülemez miydi?

El konulan bunca bankanın, gazetenin, televizyonun binaları mı yıkıldı?

Orada okul yerine bir cami olsaydı aynı şiddetle saldıracaklar mıydı?

Hazine arazileri üzerine okul inşa edenlere madalya verilen bu ülkede, rahmetli kızımız Zeynep Mutlu adını, eğitim vererek yaşatan, kâr gayesi gütmeyen bir kuruluş niçin yok edildi?

Bu nasıl bir öfkedir, nasıl bir intikamdır.

Şimdi el kadar çocuklar, gözlerinde yaşlarla soruyor: “Okulumuz nerde?”

Onlara ne cevap vereceksiniz.

Ne diyeceksiniz?

SevaL_24

  • Ziyaretçi
Ynt: Zülfü Livaneli Köşe Yazıları
« Yanıtla #4 : 04 Eylül 2009, 12:57:20 »
 Hayata dair - 31

İnsancıl söylem eksik bizde. Hümanizm bu ülkeye uğramıyor artık. Politika, medya, sanat ve iş dünyamızda insancıl söylem eksikliği var. Her şey son derece sert, hatta acımasız.

Polemikler, karşısındakinin canını çıkarmak ister gibi yapılıyor. Hani yazarın elinde kalem değil de bıçak olsa rakibini yatırıp kıtır kıtır doğrayacak...

Siyasilerin birbirine seslenişinde, kökü çok derinlere inen bir nefret tonu seziliyor. Sanatçılar arası polemiklerde de aynı tonu yakalamak mümkün.

Halk ister istemez bu atmosferden etkileniyor ve Türkiye giderek daha gergin bir ülke haline geliyor. Sanki bu ülkenin insanları birbirine tahammül edemiyor gibi.

***


Oysa halk insancıl söyleme aç!

Siyasetin, ekonominin, toplumsal yaşamın çarkları dönüyor ve birçok insanı öğütüyor dönüşü sırasında. İşte insancıl söylem bunun için gerekli.

Hümanizm bu çarkların dönüşünü yumuşatacak bir sıvı gibidir. Hani makinelere sürdüğümüz ve onların hareketini kolaylaştıran yağ gibi bir şey.

Hümanizm eksikliği duyulan ülkelerde insanlar sertleşir. Giderek acımasız olurlar. Ne yazık ki biz bu haldeyiz!

***


İnsanoğlu beş yüz yıl önce, dünyadaki kara parçalarını bilmiyordu. Doğru bir dünya haritası çizilememişti. Avrupalılar için koskoca Amerika kıtası mevcut değildi.

Ama şimdi bu mevcut olmayan kıtadaki bir devlet İngilizlerle el ele vererek insanoğlunun gen haritasını çıkardı. Tarihin dönüm noktalarından birisini yaşıyoruz.

Belki de ilerdeki yüzyıllar, milat olarak İsa’nın doğumunu değil, gen haritasının okunuşunu kabul edecekler. Human genom deyimi miladın yerini alacak.

***


Felsefe kitaplarını açtığınız zaman en önemli filozofların çağlar boyunca “Kendini tanı” öğüdü verdiğini görürsünüz. Kendini tanımayı erdemlerin en üstüne koyar birçoğu. Delphi tapınağına bile yazmışlardır bunu.

Montaigne, her biri zekâ ve bilgelik ürünü olan denemelerinde sık sık bu konuya değinir.

Şimdi insan kendini tanımaya başlıyor işte. Kendini bildiği ölçüde, insan olacak.

SevaL_24

  • Ziyaretçi
Ynt: Zülfü Livaneli Köşe Yazıları
« Yanıtla #5 : 05 Eylül 2009, 15:59:47 »
Hayata dair – 32

Dilimize yapışıp kalmış: İnsanlıktan söz ederken hep insanoğlu diyoruz. Böylelikle de dünya nüfusunun yarısını, yani erkekleri kastediyoruz. Ama bu kullanım zaman zaman işe yaramıyor değil.

Mesela savaştan söz açtığınızda “insanoğlu” demenizden daha doğru bir kullanım olamaz. Çünkü savaşları insanoğlu yapıyor, insankızı değil.

Eğer Amazon söylencesini saymazsanız tarih boyunca yüz milyonlarca erkek birbirine giriyor, dönemin silahlarıyla birbirini parçalıyor. İnsan kızları ise çocuk doğuruyor, besleyip büyütüyor, savaşa gönderiyor ve sonra da yasını tutuyor.

Bu yüzden “savaş bir erkek davranışıdır!” dersek pek de haksız olmayız. Erkek yığınlarının alışkanlığı bu. Belki çözüm de burada.

Dünyanın yönetiminde kadınların ağırlığı ne kadar artarsa, savaş tehlikesi de o oranda azalır. Bir kadın, erkek gibi yok edici olamaz. Çünkü bir insan doğurmanın ve yetiştirmenin ne demek olduğunu bilir. Erkek gibi, tohumunu bırakıp yoluna gitmemiştir o. Çocuk doğurmanın acısını, sancısını çekmiş, canından can kopmasının şiddetini yaşamıştır. Sonra o çocuğu emzirmiş, beslemiş, yirmi yıl üstüne titremiştir.

Erkekler çocuğu alır, asker yapar, cepheye gönderirler ve “bum”, çocuk artık yok! Kadınlar, bu yok oluşun ne derece yanlış, vahşi ve doğaya aykırı bir durum olduğunu iliğinde kemiğinde duyar. Hırslarına kapılmış ve egemenlik peşindeki erkekler anlayamaz bunu.

Çocukluğumuzdan beri böyle yetiştirildiğimiz için, savaşı ülkelere ve insan soyuna mal ediyoruz. Oysa anlamalıyız ki savaş sözünü ağzımızda aldığımız anda erkeklerden söz etmekteyiz.

Bugün bazı ordularda, göstermelik bir miktar kadın subaya da yer veriliyor ama bu durum, savaş vahşetini bir kadın davranışına dönüştürmeye yetmiyor.

Belki de ileride, bu çıldırmış dünyayı kadınlar düzeltecek.

***


“Çıplak Maymun” kitabı insanla maymun arasındaki benzerlikleri ortaya koyduğunda epey gürültü kopmuştu. Çünkü kitapta, insanların birçok konuda maymunlar gibi hareket ettikleri kanıtlanıyordu. Kimi itiraz etti, kimi sessizce kabullendi bu durumu ve kitap raflarda uyumaya terk edildi.

Darwin insanın kökeni olarak maymunu gösterdiği için hâlâ suçlanıyor, Amerika’da bile birçok okulda yasaklanıyor.

Oysa çıplak bir göz, insanlardaki maymun davranışlarını görebilir. Bu konudaki en güzel örnek, insanların da aynen maymunlar gibi yükseklere çıktıkça kabahatlerinin daha çok görülmeye başlanmasıdır.

Ama bir fark var. Ağaçların en yüksek noktalarına tırmanan maymunların pembe kıçları açığa çıktığında diğer maymunlar “Aaa bak bunu bilmiyorduk!” demezler. Ama insanlar, kendi aralarından biri zirveye tırmandığında bakar bakar ve “Meğer bunun da kabahati varmış birader!” demeye başlarlar.

Dolayısıyla belki de Darwin yanlıştır. İnsanlar maymunlardan daha saf olduklarına göre, onların gelişmiş ağabeyleri sayılamazlar

***


Dünyada acaba kaç eşek diğer eşekler tarafından öldürülmüştür? Üç mü, beş mi? Ya aslan, kaplan, kartal, kedi, tavşan, kirpi, maymun, at, fil? Herhalde çok azdır! Belki de bazı türlerde hiç görülmemektedir. Çünkü hayvanlar kendi türdeşlerini öldürmezler.

İnsanlar ise dünya yüzünde belirdikleri andan itibaren birbirlerini öldürmeye başlamış ve bugüne kadar milyarlarca insanı katletmişler.

İşte insanoğlu bu.

Yazara ulaşmak için : zlivaneli@gazetevatan.com

 Güvensizlik


Son yıllarda Türkiye’ye egemen olan temel duyguyu soran olsa, bunu “güvensizlik” kelimesiyle tarif ederim.

Evet güvensizlik!

Bu ülkede artık hiç kimse birbirine güvenmiyor.

Basın kendi içinde kavgalı. Yazarlar birbirine güvenmiyor, herkes birbirinin iyi niyetinden kuşku duyuyor.

Muhalefet iktidardan, iktidar muhalefetten kuşkulu.

Devlet kurumları kendi içinde birbirine düşmüş durumda.

Polis askere güvenmiyor, asker polise.

Aydın aydına düşman.

Her yazının temelinde, “Ben senin ne mal olduğunu bilirim” ifadesi var.

Sanıklar yargıya güven duymuyor.

Türkler Kürtlere, Kürtler Türklere güvenmiyor.

***


Haydi siyaseti bir kenara bırakalım.

Ticaret âlemine de müthiş bir güvensizlik egemen değil mi?

Herkes kazık yememe derdinde.

Spor bile bu hale gelmiş.

Altı üstü bir yuvarlak top ama gelin görün ki futbol oyunu çevresinde ne dolaplar, ne kavgalar dönüyor.

İstanbul 2010 Kültür Başkenti ilan edildi, hepimiz sevindik ama arkasından ne kavgalar, kuşkular, güvensizlikler sökün etti.

Televizyonlar her gün yediğimiz içtiğimiz şeylerin zehirli olduğunu haykırıyor.

Armudumuz ilaçlıymış, sivribiberimiz hormonluymuş, tavuklar antibiyotikliymiş.

Halk pazardan aldığı mala da güvenmiyor artık.

Dünya Sağlık Örgütü, domuz gribi için aşı tavsiye ediyor.

Türkiye’de güvensizlik had safhada. Olalım mı olmayalım mı tartışmaları alevlenip duruyor.

Kısacası güvensizlik kanımıza işlemiş durumda.

Herkesten kuşkulanıyoruz, her şeyin altında bir çapanoğlu arıyoruz.

Şimdi bana bazı okurlarım “Haksız mıyız?” diye soracaklar.

Ben de onlara “Haklısınız” cevabını vereceğim.

Çünkü artık ben de bu ülkede birçok kişinin iyi niyetinden kuşku duyuyorum.
« Son Düzenleme: 30 Ekim 2009, 19:40:53 Gönderen: SevaL »

 

Sitemap 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38