* Anlık üyelerarası ileti

Sohbet kutusu bulunamadı.

* Kullanıcı bilgisi

 
 
Hoşgeldiniz Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.

* Şu an aktif olanlar

  • Nokta Ziyaretçi: 4
  • Nokta Gizli: 0
  • Nokta Üye: 0

Çevrimiçi kullanıcı bulunmuyor.

* İstatistikler

  • stats Toplam Üye: 28
  • stats Toplam İleti: 658
  • stats Toplam Konu: 290
  • stats Toplam Kategori: 11
  • stats Toplam Bölüm: 58
  • stats En Çok Çevrimiçi: 141

* Son İletiler/Konular

Ynt: Pratik Bilgiler Gönderen: uzumbaba
[19 Mart 2019, 00:44:57]


Ynt: Pratik Bilgiler Gönderen: uzumbaba
[27 Temmuz 2014, 02:07:46]


Pratik Bilgiler Gönderen: uzumbaba
[27 Temmuz 2014, 01:55:14]


Ynt: Ev İşlerinde Basit Öneriler Gönderen: uzumbaba
[29 Mayıs 2014, 23:48:15]


Ynt: Görünmez Kazalar Ve Pratik Önlemler Gönderen: uzumbaba
[17 Nisan 2014, 02:20:37]

* Yönetim

uzumbaba admin uzumbaba
Yönetici

* En Popüler Bölümler

* İnternette ara

internette Arama

Gönderen Konu: Can Dündar Köşe Yazıları  (Okunma sayısı 9469 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

SevaL_24

  • Ziyaretçi
Can Dündar Köşe Yazıları
« : 04 Ağustos 2009, 12:39:00 »


Can Dündar Ada

Bir Erdal İnönü lazım

4 Ağustos Salı 2009


Rahmetli Erdal İnönü’ye vefatından önce yaptığımız uzun bir söyleşide sormuştum:

İsmet Paşa’nın Kürt kökenli olduğu konusunda bir söylenti vardır. Öyle mi gerçekten?
Telaşla soyağacını ortaya serip atalarının Türk oğlu Türk olduğunu kanıtlamaya çalışmadı Erdal Bey...
Şöyle dedi:
“Babamın babası, Kürümoğullarından... Onlar da Kürt olduklarını söylemiyorlar. Ama Bitlisliler... Bitlis’te de tüm Kürtler birlikte yaşıyorlar. Dolayısıyla çok geriye gidilirse belki ortak cet ortaya çıkar.”
İçine girdiğimiz süreçte bu “ortak cet” yaklaşımına çok ihtiyacımız var.

* * *

Aynı söyleşide Erdal İnönü, Kürt sorununa çözüm önerisini de karmaşık formüllerden uzak bir cümlede özetlemişti:
“Kürtlerin kendilerini evlerinde, ülkelerinde hissedeceği bir ortam yaratmak...”
Bu cevabın içinde, sorunun hem nedeni, hem çözümü vardı.
İnönü özellikle 12 Eylül’de getirilen Kürtçe yasağının yarattığı tahribata dikkat çekmiş, “Farklılıkları koruyarak beraber yaşama”nın öneminden söz etmişti.
Bugün çözümün yolunu açacak uzlaşma noktalarından biri de bu formül olmalı...

* * *

1990’da Erdal İnönü SHP Genel Başkanı sıfatıyla Diyarbakır’a gitmiş, bölge siyasetçileriyle temaslar yaptıktan sonra bir “Güneydoğu Raporu” hazırlatmıştı.
DGM’nin dava açmasıyla sonuçlanan o raporun temel saptamaları şunlardı:
1)Türkiye’de Kürtler vardır.
2) Türkiye Cumhuriyeti, bir ırk cumhuriyeti değil, bir siyasal bilinç cumhuriyetidir.
3) Türkiye, asimilasyoncu politikalardan vazgeçmelidir.
4) Kürtler bu ülkenin gerçeğidir, parçasıdır. Kendi dillerini yazarlar, geliştirirler, okul kurarlar, yazılı ve görsel basını kullanırlar.
Bugün girişilen çözüm sürecinde AKP ile CHP’nin bu asgari müştereklerde buluşmaları gerek.
* * *
Ve son olarak Erdal İnönü, çözümün Meclis çatısı altında ve Kürtlerin oy verip parlamentoya yolladığı meşru siyasal temsilcileriyle diyalog içinde çözümünden yanaydı.
Bu iyi niyetli yaklaşımı suistimal edildi, kendisine pahalıya ödetildi, ama sonuçta başka çare olmadığı noktasına gelindi.
Türkiye 20 yıl kaybetti.

* * *

Gelinen aşamada, yukarıda sözünü ettiğim 4 noktanın, yani:
Kürtlerle Türklerin ortak tarihlerinin yarattığı kardeşliğin...
Farklılıkları koruyarak bir arada yaşama kararlılığının...
Asimilasyon politikalarına karşı çıkacak cesaretin...
Kürt halkının çözüm için Meclis’e yolladığı meşru temsilcileri muhatap almanın...
Ve tabii bir de bu sürecin Türkiye’yi bölmesinden kaygılananlara güvence verecek ciddi devlet adamlığının... başlangıç için önemli olduğuna inanıyorum.
Sorun şu:
Ben ortada Erdal İnönü’nün cesaretine, iyi niyetine ve çözücü iradesine sahip liderler göremiyorum.

Kaynak: Milliyet.com.tr

SevaL_24

  • Ziyaretçi
Ynt: Can Dündar Köşe Yazıları
« Yanıtla #1 : 20 Ağustos 2009, 21:52:20 »
    * Can Dündar Ada
      “Beni vuran...”

20 Ağustos Perşembe 2009


Abdi İpekçi öldürülmese geçen hafta 80. yaş gününü kutlayacaktı.
50’sinde kıydılar ona...
Cinayet dosyasının 30 yıllık zaman aşımı süresi geçen şubatta doldu ve cinayetin kilit ismi Yalçın Özbey, geçen hafta “cinayet mahalline” döndü.
Hürriyet yanındaydı.
Özbey, İpekçi suikastını “sıradan bir eylem” diye niteledi.
“Neden bu kadar büyütüldüğünü anlamadığını” söyledi.
Abdi İpekçi için ise “kader kurbanı” dedi.
Sonra, -Faruk Zapçı’nın haberinden öğrendiğimize göre- “99 yaşındaki babasını görmek üzere Malatya’ya gitti. Babasına sarılıp yarım saat ağladı.”
* * *
Nasıl “kader”se bu, İpekçi’yi öldürmekle suçlanan Özbey’e “dalya” arifesinde babasına sarılıp ağlama şansı bahşederken, İpekçi’nin kızı Nükhet’e son 30 yıldır babasının yaş günlerinde ona sarılamadan ağlama cezası verdi.
Aynı “kader”, Türk basınının en usta kalemlerini kanlı suikastlarla sustururken, onların katillerini itinayla himaye etti.
İpekçi’nin katili Ağca o “kader” sayesinde Türkiye’nin en iyi korunan askeri hapishanesinden kaçabildi.
O “kader”, Ağca’nın hapisten kaçarken bindiği otomobilin sahibi Yalçın Özbey’i 30 yıl Türkiye’ye getirtemedi, ama Özbey’i Almanya’daki cezaevinde ziyaret edip “devletin menfaatleri doğrultusunda görüş alışverişinde bulundu.”
Bu görüşmeden sonra tahliye olan Özbey’i dosya kapanır kapanmaz Genel Bilgi Taraması’na yakalanmadan Türkiye’ye soktu.
O “kader”, İbrahim Çiftçi’yi 4 kez darağacından kurtarıp beraat ettirdi.
“Kaderin cilvesi”, Haluk Kırcı’yı polisçe aranırken evlendirdi; nikâh şahidini sonradan İçişleri Bakanlığı’na getirtti.
Emniyet’in “katil” diye aradığı Çatlı’yı cebine harcırah ve pasaport verip resmi operasyona gönderen ve son yolculuğunda arabasını bir Emniyet Müdürü’ne sürdüren de yine o “kader”di.
* * *
Kurbanlarımıza acımadan kıyarken katillerimizi şefkatle kollayan o “alın yazısı”nı yazanları tanıyoruz artık...
Onu, “Devlet için kurşun atan da, yiyen de şereflidir; saygıyla anarız” diyen sesinden biliyoruz.
Eğittiği silahlı militanlardan, gömüp sakladığı silahlardan, açıverdiği karakol, cezaevi, sınır kapılarından, geciktirdiği iade dosyalarından, “yanlışlıkla” salıverdiği sanıklardan, korumaya almadığı tanıklardan, yok ettiği görüşme bantlarından...
Alınlarında kurbanlarımızın kanıyla boy gösterdikleri, “Türkiye seninle gurur duyuyor”lu karşılamalardan...
* * *
Mehmet Ali Ağca, 2000’deki duruşmasında “Ben İpekçi’nin katili değilim. Bu senaryoda katil rolü oynayan bir aktörüm sadece” demişti.
Şimdi “senaryo”nun diğer aktörleri de ”30 yıllık kanlı perde kapanıyor” diye, son kez çıkıyor seyirci önüne...
Pişmanlıkla değil ama...
Tersine, yetim bıraktıklarının hepten canını yakan bir pervasızlıkla...
* * *
Özbey’in “kader” dediği şeyi, ben kurbanlarımızın son nefeslerinde, yaralı parmaklarıyla sokağa yazdıklarını hayal ettiğim, “Beni vuran...” diye başlayan ihbarda okuyorum.
Failler konuştukça, kanla yazılmış silik yazı giderek netleşiyor.
Ve korkulan ihtimal, ağırlık kazanıyor:
“Kader” dedikleri, “devlet”in kod adı olabilir mi?

SevaL_24

  • Ziyaretçi
Ynt: Can Dündar Köşe Yazıları
« Yanıtla #2 : 21 Ağustos 2009, 13:55:43 »
    *
      “Beni vuran...”

Abdi İpekçi öldürülmese geçen hafta 80. yaş gününü kutlayacaktı.


50’sinde kıydılar ona...
Cinayet dosyasının 30 yıllık zaman aşımı süresi geçen şubatta doldu ve cinayetin kilit ismi Yalçın Özbey, geçen hafta “cinayet mahalline” döndü.
Hürriyet yanındaydı.
Özbey, İpekçi suikastını “sıradan bir eylem” diye niteledi.
“Neden bu kadar büyütüldüğünü anlamadığını” söyledi.
Abdi İpekçi için ise “kader kurbanı” dedi.
Sonra, -Faruk Zapçı’nın haberinden öğrendiğimize göre- “99 yaşındaki babasını görmek üzere Malatya’ya gitti. Babasına sarılıp yarım saat ağladı.”
* * *
Nasıl “kader”se bu, İpekçi’yi öldürmekle suçlanan Özbey’e “dalya” arifesinde babasına sarılıp ağlama şansı bahşederken, İpekçi’nin kızı Nükhet’e son 30 yıldır babasının yaş günlerinde ona sarılamadan ağlama cezası verdi.
Aynı “kader”, Türk basınının en usta kalemlerini kanlı suikastlarla sustururken, onların katillerini itinayla himaye etti.
İpekçi’nin katili Ağca o “kader” sayesinde Türkiye’nin en iyi korunan askeri hapishanesinden kaçabildi.
O “kader”, Ağca’nın hapisten kaçarken bindiği otomobilin sahibi Yalçın Özbey’i 30 yıl Türkiye’ye getirtemedi, ama Özbey’i Almanya’daki cezaevinde ziyaret edip “devletin menfaatleri doğrultusunda görüş alışverişinde bulundu.”
Bu görüşmeden sonra tahliye olan Özbey’i dosya kapanır kapanmaz Genel Bilgi Taraması’na yakalanmadan Türkiye’ye soktu.
O “kader”, İbrahim Çiftçi’yi 4 kez darağacından kurtarıp beraat ettirdi.
“Kaderin cilvesi”, Haluk Kırcı’yı polisçe aranırken evlendirdi; nikâh şahidini sonradan İçişleri Bakanlığı’na getirtti.
Emniyet’in “katil” diye aradığı Çatlı’yı cebine harcırah ve pasaport verip resmi operasyona gönderen ve son yolculuğunda arabasını bir Emniyet Müdürü’ne sürdüren de yine o “kader”di.
* * *
Kurbanlarımıza acımadan kıyarken katillerimizi şefkatle kollayan o “alın yazısı”nı yazanları tanıyoruz artık...
Onu, “Devlet için kurşun atan da, yiyen de şereflidir; saygıyla anarız” diyen sesinden biliyoruz.
Eğittiği silahlı militanlardan, gömüp sakladığı silahlardan, açıverdiği karakol, cezaevi, sınır kapılarından, geciktirdiği iade dosyalarından, “yanlışlıkla” salıverdiği sanıklardan, korumaya almadığı tanıklardan, yok ettiği görüşme bantlarından...
Alınlarında kurbanlarımızın kanıyla boy gösterdikleri, “Türkiye seninle gurur duyuyor”lu karşılamalardan...
* * *
Mehmet Ali Ağca, 2000’deki duruşmasında “Ben İpekçi’nin katili değilim. Bu senaryoda katil rolü oynayan bir aktörüm sadece” demişti.
Şimdi “senaryo”nun diğer aktörleri de ”30 yıllık kanlı perde kapanıyor” diye, son kez çıkıyor seyirci önüne...
Pişmanlıkla değil ama...
Tersine, yetim bıraktıklarının hepten canını yakan bir pervasızlıkla...
* * *
Özbey’in “kader” dediği şeyi, ben kurbanlarımızın son nefeslerinde, yaralı parmaklarıyla sokağa yazdıklarını hayal ettiğim, “Beni vuran...” diye başlayan ihbarda okuyorum.
Failler konuştukça, kanla yazılmış silik yazı giderek netleşiyor.
Ve korkulan ihtimal, ağırlık kazanıyor:
“Kader” dedikleri, “devlet”in kod adı olabilir mi?

SevaL_24

  • Ziyaretçi
Ynt: Can Dündar Köşe Yazıları
« Yanıtla #3 : 23 Ağustos 2009, 23:56:07 »
23 Ağustos Pazar 2009

Geçen hafta ilginç bir magazin tartışması yaşandı Milliyet sayfalarında... Hurşit Güneş “Halkın magazin haberlere daha meraklı olduğu tezi tam bir yanıltma” diye yazdı.
Magazin dergilerinin hiçbirinin 10 bin bile satmamasını, televizyonlarda magazin programların yerini yerli dizilerin almasını örnek verdi.
Milliyet Cafe yazarı Ali Eyüboğlu itiraz etti:
“Magazin dergileri satmıyor, çünkü gazetelerin magazin ekleri ve internet siteleri ihtiyacı fazlasıyla karşılıyor. İsterseniz ‘milliyet.com.tr’nin Yayın Yönetmeni Ercüment İşleyen’e sorun” dedi.

Cübbeli’nin seks tarifi
Ben de merak ettim; bazı verileri inceledim.
Malumunuz, “milliyet.com.tr” Türkiye’nin en çok tıklanan sitelerinin başında geliyor.
Gazete olarak Milliyet’i okuyan kesim ayrı; ama internet sitesine her gün yaklaşık 2 milyon kişi uğruyor; bazen 40 milyon sayfa açıyor.
“Peki ne okuyorlar?” diye soracak olursanız, alacağınız cevapta, kendimize dair çok önemli bir ipucuna rastlarsınız:
Mesela 14 Ağustos’u ele alalım:
O gün en çok tıklanan haberlerden biri, “Cübbeli’den helal seks tarifi...”
Tam 178 bin kişi tarafından okunmuş.
Daha sonra sırada “Irmak Ünal’ın şok açıklamaları” var.
“Eurovision’da olup biten Hadise’ler” 145 bin tık almış.
Onu 136 bin okurla “Sapık anne kızının bekaretini sattı” haberi izliyor.
O gün bir futbol yorumu 128 bin tıklanmış.
İlk 10’da siyasi haber yok.
Cumhurbaşkanı’nın “Kürt Açılımı”na dair açıklamaları mı?
42 bin tıklanmış. “Cübbeli Hoca’nın helal seks tarifi”nin 4’te 1’i bile değil...
Haa... zirvede hiç siyasi haber yok denemez.
Mesela 11 Ağustos günü “Zeynep Tokuş’un büyük değişimi” 200 bin okurun ilgisini çekerken, “Erdoğan konuştu, vekiller ağladı” haberi 133 bin tıkla ona rakip olmuş.
Buna “siyasi haber” denebilirse tabii...   
Haftanın rekoru mu?
206 bin kişi “Kadınlarda tecavüz hayali çok yaygın” haberini tıklamış.
Deprem, üniversite katkı payları, iş dünyasının Kürt sorununa bakışı vs. bu hayalin yanına bile yanaşamamış.

Mevzi savaşı
Bu örnekler, magazinin nasıl arsız bir çocuk gibi, ülkenin diğer gündemini itelediğini, internet sitelerinin en çok tıklananları arasına, gazetelerin birinci sayfasına, TV haber bültenlerinin tepesine, gündemin tam ortasına yerleştiğini göstermiyor mu?
Ben magazin okuruyum; karşıtı değil. Ama bu gelişmede rahatsız olduğum bir şeyler var:
Birincisi; konjonktürel yükseliş içinde olduğunu düşündüğüm magazine, insanın ezelden beri yegane ilgi alanıymış ve ebediyen böyle kalacakmış gibi muamele edilmesi...
Oysa magazinin dile düşmesi, son 30 yılda siyasetin gözden düşmesine paralel bir seyirde gerçekleşti.
80’leri Tan’la karşılamış neslin çocukları iyi bilir:
Toplumsal mevzi savaşında, siyaset zemin kaybettikçe magazinin etki alanı genişlemiştir.
Politikanın boşalttığı sütunlara magazin haberleri yerleştirilmiş, apolitik bir okur kitlesi, adeta yetiştirilmiştir.

Bulaşıcı etki
İkinci rahatsızlığım, magazinin “bulaşıcı etki”si...
Yani kendi krallığıyla yetinmeyip hayatın her alanına nüfuz etmesi...
Mesela politikanın içerik yoksunu, yüzeysel bir “Kavuklu-Pişekar” atışması şeklinde görselleşmesi...
Köşe yazarlarının okuyup yazdıklarıyla değil, giyinip soyunduklarıyla, yiyip içtikleriyle anılır hale gelmesi...
Sanatın yarattığıyla, sanatçının ürettiğiyle değil, ancak yol açtığı sansasyonla medyada kendine yer bulabilmesi...
Edebiyatın derinliğinden kaybedip yazarının mahremiyetiyle ilgi çekmeye başlaması...
Özel yaşam merakı, mahremiyeti delme iştahı, Ergenekon iddianamesine kadar sızmışsa ve onun asli unsurlarından biri haline gelmişse, magazinin zaferini daha fazla tartışabilir miyiz?

“İkon-can”a karşı “İnat-can”
Bu zafere şapka çıkarıp sabah akşam paparazzi izleyecek değilim.
“İkon-can” medeniyetinin karşısına “inat-can” sıfatıyla çıkıp magazinden yüz çevirecek de değilim.
Elbette, okuyacak, seyredeceğim.
Magazinden naçizane istirhamım şu:
Hükümranlığının nedensiz olmadığını bilsin.
Devrevi bir boşluktan, küresel bir temayülün eseri olarak doğduğunu idrak etsin.
En önemlisi, her topa girmesin; hayatımızın her köşesini işgal etmesin.
Böyle olduktan sonra; buyursun gelsin; bize “helal seks” tarifi versin, şu kasvetli gündemimizi renklendirsin.

SevaL_24

  • Ziyaretçi
Ynt: Can Dündar Köşe Yazıları
« Yanıtla #4 : 25 Ağustos 2009, 11:37:16 »
Zülfü Livaneli, UNESCO direktörlüğünü neden kaçırdı?

25 Ağustos Salı 2009


    * CHP AKP Arap Asya Japon Latin Rusya Hamas Mısır bilim UNESCO Ankara İsrail Avrupa Kahire Yahudi Afrika eğitim kültür trafik Estonya Amerika yürütme Türkiye Müslüman Tel Aviv Amerikan havaalanı diplomatik Washington Afganistan Bulgaristan Doğu Avrupa AKP hükümeti Kemal Derviş Hikmet Çetin Latin Amerika Ahmet Davutoğlu Dışişleri Bakanlığı
    * Sen de etiket ekle!
      gönder

Ankara’dan çok ilginç bir diplomatik trafik öyküsü anlatacağım bugün...
Her şey ilkbaharda Amerikan Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı’nın Zülfü Livaneli’yi aramasıyla başladı.
Müsteşar, Livaneli’ye UNESCO Genel Direktörlüğü’ne sıcak bakıp bakmayacağını soruyordu.
Livaneli 1996’dan beri UNESCO’da iyiniyet elçiliği ve Genel Direktör Danışmanlığı yapıyordu.
“Amerikan Dışişleri ve bazı Kongre çevreleri kendisinin UNESCO için iyi bir Genel Direktör olacağına inanıyorlar”dı.
Livaneli, gurur duyacağını söyledi.
Bunun üzerine Amerikalılar, Türkiye’de güvendikleri çevrelerde nabız yoklamaya başladılar:
“UNECO Genel Direktörlüğü için ancak hükümetler aday gösterebiliyordu. Acaba CHP’li olarak bilinen Livaneli’yi AKP Hükümeti aday gösterir miydi?”
Amerikalılar bu soruya “Gösterebilir” cevabını aldılar.
Daha önce yine bir CHP’li olan Kemal Derviş’in Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) Başkanlığı’na aday olmasına hükümet destek vermişti. Keza CHP’li Hikmet Çetin de Afganistan’daki misyona hükümet desteğiyle gitmişti.
Şimdi aynı desteği Livaneli’ye vermemeleri için bir neden yoktu.
Bunun üzerine Amerikan Dışişleri, mayıs ayında adaylık için başvuruların bitmesine kısa bir zaman kala, Türk Dışişleri nezdinde gayri resmi girişim yaptı ve “Livaneli’yi aday gösterirseniz biz destekleriz” dedi.

Kitap yaktıracak kültür elçisi
Bu aşamada biraz bilgi verelim:
Birleşmiş Milletler’in 191 ülkenin üye olduğu Eğitim, Bilim ve Kültür Kurumu UNESCO’nun Genel Direktörü 4 yılda bir seçiliyor. Genelde 2 dönem görev yapıyor.
“Diplomatik teamül gereği” her seçimde farklı bir kültürel bölgenin (Batı, Asya, Afrika, Latin Amerika, Arap, Doğu Avrupa gibi) temsiline dikkat ediliyor.
1974’teki Genel Direktör bir Senegalliydi.
1987’de bir İspanyol seçildi.
Halen Genel Direktörlüğü bir Japon yürütüyor.
Bu dönem, sıra Arap dünyasında...
Eylül’de Yürütme Kurulu’ndaki 50 ülke temsilcisi, aday adayları arasından 3’te 2 çoğunlukla bir tek aday belirleyecek; ekimde de Genel Konferans bu adayı onaylayacak.
En güçlü aday, Mısır’ın 14 yıllık Kültür Bakanı Faruk Hüsnü...
Ama dünya, Faruk Hüsnü’yü “Mısır kütüphanelerindeki tüm İsrail eserlerini yaktırma sözü veren” demeciyle hatırlıyor.
O yüzden Washington, -özellikle de Yahudi lobisi- bu kez “centilmenlik anlaşması”nı çiğneyip Faruk Hüsnü’nün adaylığını engellemeye çalışıyor.
Ve UNESCO için “Batı grubu”ndaki Türkiye’den, Arap dünyasının da sıcak bakabileceği bir Müslüman yazar adayı desteklemeyi düşünüyor.
Zülfü Livaneli ismi, böylece gündeme geliyor.
 
Ankara direniyor
Ancak konu Dışişleri’ne gelince iş karışıyor.
Çünkü Türkiye, tam da Mısır’la nicedir soğuk olan ilişkileri ısıtmaya başladığı bir dönem yaşıyor. En üst düzeyde karşılıklı ziyaretler, Hamas’ın ikna sürecinde birlikte çalışmalar, Kahire’ye havaalanı yapmalarla gelişen diplomatik-ticari ilişkilerin UNESCO nedeniyle bozulması istenmiyor.
Bu, “Arapları arkadan hançerlemek” gibi görülüyor.
Adaylık süresinin dolmasına 1 hafta kaldığından diplomatik istişareye de vakit kalmıyor.
Ayrıca “UNESCO’ya kimin başkan olacağına Yahudi lobisi karar veriyor; Türkiye de buna alet oluyor” görüntüsünün rahatsız edici olduğu düşünülüyor.
Bu yüzden Türk Dışişleri, Amerikalılara “UNESCO mutabakatı”nı hatırlatıyor.
“Livaneli ismine hiçbir itirazımız yok. Hatta memnun oluruz. Ancak son anda centilmenlik anlaşmasını çiğneyip Mısır’a karşı tavır alamayız” diyor.
Livaneli’nin adaylığı böylece suya düşüyor.
 
“Bir Türk’e karşı Arap’ı  desteklediler”
Konuyu Dışişleri’nden araştırdıktan sonra dün Zülfü Livaneli’ye sordum:
“Türkiye çok büyük bir fırsatı kaçırdı” dedi:
“Destek çok güçlüydü. Aday olsaydım, silip süpürürdük. Düşünün; bir Türk’ü aday göstermek istiyorlar, ama bizim Dışişleri’ni aşamıyorlar. Türk Hükümeti, ‘Bir Arap olsun’ diye direniyor”.
Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu kendisini aramış:
“Sizin seçilmenize sevinirdik. Ama diplomatik teamüller bunu gerektiriyor” demiş.
“Bence Araplara söz vermişlerdi; onlarla karşı karşıya gelmek istemediler” diyor Livaneli... Kitap yakma sözü veren biri üzerinde UNESCO için mutabakat sağlanamayacağını söylüyor; o yüzden Rusya’nın, Bulgaristan’ın, Estonya’nın aday çıkardığını hatırlatıyor.
İşte Washington-Tel Aviv-Kahire-Ankara dörtgeninde yaşanan bir diplomatik pazarlığın öyküsü...
Neresinden bakılsa ibretlik bir öykü..

SevaL_24

  • Ziyaretçi
Ynt: Can Dündar Köşe Yazıları
« Yanıtla #5 : 05 Eylül 2009, 16:00:44 »
Medyanın Üzerinde ki Karabulut !

Oldum olası sokak satıcılarının gözde ürünü, “ağlayan çocuk” posteridir.
Nereli olduğunu, ne derdi olduğunu bilmediğimiz bu mutsuz oğlan, yıllardır tombul yanaklarına süzülen inci gözyaşlarıyla bize bakar, iç çeker ağlar.
Yıllar önce Murat Belge, posteri çözümlerken “ağlayan çocuk”a gösterdiğimiz ilginin, bilinçdışı suçluluk duygumuzdan kaynaklandığını yazmıştı.
“Suçluluk”, çocuklarımıza karşı çelişik davranışlarımızdan kaynaklanıyordu:
Bir yanda katı disiplin... baskı...
Diğer yanda gevşeklik, laçkalık... “Bizi rahatsız etmesin de ne yaparsa yapsın” tavrı...
Belge’ye göre poster, bilinçaltımızdaki vicdan azabının yatıştırılmasına hizmet ediyordu.
* * *
Münevver Karabulut, güncel bir “ağlayan çocuk” posteri gibi gazetelerin baş sayfalarını “süslüyor” her gün...
Üstelik yanında bir de “ağlayan baba” posteri hediye...
Bakmaya, izlemeye, konuşmaya doyamıyoruz.
Acaba sürekli onlara bakmak ve ha bire kulak mememizi çekiştirip tahtalara vurmak da içten içe bir “ağlayan çocuk posteri” işlevi görüyor mu?
Ebeveynlerin evlatlarıyla ilişkisindeki, medyanın çocuklara bakışındaki çarpıklığın vicdan sızısını dindiriyor mu?
* * *
Trajik bir cinayet haberi olarak başlayan öykü, giderek bir toplumsal cinnet temsiline dönüştü.
Başta “fakir kız-zengin oğlan”ın felaketle biten ilişkisi ile kızını mahveden zengin dünüründen intikam almaya çalışan babanın hikâyesi, hepimiz için tanıdık bir yerli diziydi.
Ama sakız olup çiğnendikçe “yersiz bir dizi”ye dönüştü.
* * *
Öykünün ibretlik boyutlarıyla ilgilenmedik:
Mesela gençler arasındaki ilişkilerin şizofrenik yanıyla...
Mesela salondaki ebeveyn dünyasıyla yan odadaki çocuk dünyası arasındaki uçurumla...
Mesela kudret sahiplerinin polis üzerindeki tahakkümüyle...
Çocuklarına silah eğitimi vermekle övünen polis şefinin, çocuğunu şiddete kurban vermiş acılı babayı tehdit etmesiyle...
Öykünün dikenli alanlarına girmedik pek...
Kafası kesilen güzel kız ve onun acılı babası yeterliydi.
Yaptığımız haberler babayı çıldırtma noktasına getirince de, yarattığımız kahramanın çaresizce öpmek istediği elimizi geri çekip, “Hiç yakışıyor mu, çok ayıp” ile “Vah vah, kafayı yedi adamcağız” arasında bir yere mevzilendik.
* * *
İletişim kuramcısı Neil Postman’ın taktığı isimle, “öldüren eğlence” bu...
Dramatik olaylar, popüler medyanın elinde özünden kopup gösteriye ve eğlenceye dönüşüyor.
Oysa İstanbul’da “altın vuruş”la ölen Begüm’ün öyküsünde, uyuşturucu kullanma yaşının nasıl olup da 7’ye kadar düştüğünü inceleme fırsatı var.
Mersin’deki ıslahevinde 13 çocuk tarafından dövülerek öldürülen 16 yaşındaki Yasin’in dramı, bizi “ıslah” metotlarımızı sorgulamaya davet ediyor.
Güneydoğu’da teslim olan eylemciler cezadan kurtulurken polise taş atan çocuklara 11 yıl ceza verilmesi, nerede hata yaptığımızı görme şansı veriyor.
Ama bu kadar derine inmeye niyetimiz, vaktimiz, nakdimiz, ekibimiz yok.
O yüzden çoğu gazete ve TV, kapsamlı dosyalar, zihin açıcı araştırmalar yerine eğlendirici haberler sunuyor.
Kahramanlar şişirip tek hamlede söndürüyor.
Bize de “ağlayan çocuk” fotoğrafına bakıp, babasının gözyaşlarına acıyıp, vicdan sızımızı dindirmek kalıyor.




      ATATÜRK, 29 EKİM 1923’TE TÜRKİYE’NİN ROTASINI BÖYLE ANLATTI:
      ‘Geleneklerimiz bizi Avrupa’ya yöneltiyor’

29 Ekim Perşembe 2009


Mustafa Kemal, cumhuriyeti ilan etmeden sadece birkaç saat önce Meclis’teki odasında Fransız gazeteci Pernot’ya şöyle dedi:  Osmanlı’nın düşüşü, Avrupa’yla bağlarını kestiği gün başladı. Bu hatayı tekrarlamayacağız. Biz yüzyıllardan beri doğudan batıya yürüyoruz. Vücutlarımız doğuda ise de, fikirlerimiz batıya yönelik kalmıştır

Atatürk’ün nedense en az atıf yapılan, ama en anlamlı demeçlerinden biri, tarihi bir günde, 29 Ekim 1923 Pazartesi gününün akşam saatlerinde “Revue Des Deux Mondes” gazetesine verilmiştir.
O akşam, cumhuriyeti getirecek olan anayasa değişiklik teklifi Anayasa Komisyonu’ndan Genel Kurul’a gelmişti.
Reis Paşa”, gelişmeleri Meclis’teki odasında izliyordu.
O arada Fransız gazeteci Maurice Pernot’yu kabul etti.
Ona, “Meclis Başkanı” sıfatıyla son demecini verecekti. Çünkü cumhurbaşkanı olmasına sadece birkaç saat kalmıştı.

FRANSA ÖRNEK
Pernot, Fransızların Türk istiklal savaşına duyduğu sempatiden söz ederek konuya girdi. “Bağımsızlığını yitirmektense ölüme karar vermiş bu ulus”u derin bir ilgiyle izlediklerini söyledi.
Kemal Paşa “Bağımsızlık savaşında Fransa dünyaya örnek olmuştur” iltifatıyla karşıladı.
Pernot, konuyu yabancı düşmanlığına taşıdı:
Düşmanlarınız, sevgimize gölge düşürmek için Türk milliyetçilerinin yabancı düşmanı olduğunu öne sürüyorlar. Mesela Türkiye’deki Fransız okullarının gelişmesine engel olacağınızı söylüyorlar.
Pernot’nun aktardığına göre bu soru üzerine Kemal Paşa bir saniye düşündü, gözleri uzaklara daldı. Sonra dedi ki:
Biz hepimiz Fransa’nın kültür kaynaklarından içtik. Ben bile çocukken bir süre bir Fransız okuluna gittim. Fakat ara sıra yabancı okulların görev sınırlarını aştığını, dini propaganda yaptıklarını gördük. Okullarınız kalsın istiyoruz, ama bizim kanun ve kurallarımıza uymak kaydıyla...
O arada Kemal Paşa sıcaktan başındaki astragan kalpağı çıkardı. Pernot, karşısında bütünüyle başka bir adam gördüğünü sandı. Daha sonra şöyle yazacaktı:
Sarışın, ince saçları, kalpak altında göremediğim geniş ve şekillenmiş alnını açık bırakıyordu. Kendi kendime karşımda bir Türk mü, bir Slav mı olduğunu düşündüm. Yavaş yavaş yüzü canlandı, sesindeki titreşimler değişti ve konuşmaya devam etti.

DÜŞMAN DEĞİLİZ
Yabancı düşmanlığı meselesine gelince... Biz, yabancılara düşmanca duygular beslemediğimiz gibi, onlarla içten ilişki kurmak arzusundayız. Yabancılar ülkemize gelsinler; bağımsızlığımıza engel olmamak şartıyla burada hep iyi kabul göreceklerdir. Ama eğer yabancı düşmanlığı, çok pahalıya elde ettiğimiz bağımsızlığımıza zarar verecek her şeyden nefret ettiğimiz anlamına geliyorsa, evet, bizim yabancı düşmanı olduğumuz söylenebilir. Eğer aşırı kuşkucu davranıyorsak, bu, bize çok pahalıya mal olan bağımsızlığımızı yitirme korkusundandır. Bağımsızlığımızın küçük bir bölümünü sakatlamaktansa hepsini gözden çıkarmayı tercih ederiz.

KARARLI YÜRÜYÜŞ
Pernot, Kemal Paşa’nın bu sözleri dikkat çekici bir içtenlik ve kesinlikle söylediğini not aldı.
Lakin “Reis Paşa”, Batı karşısında Türkiye’nin bağımsızlığında ne kadar kararlıysa, Türkiye’nin Batı’ya yürüyüşünde de o kadar kararlı konuşuyordu:
“Amacımız yeniden yakınlaşmak, bizi başka milletlere bağlayan bağları artırmaktır. Osmanlı İmparatorluğu’nun düşüşü, Batı’ya karşı elde ettiği üstünlüklerin gururuyla kendisini Avrupa milletlerine bağlayan bağları kestiği gün başlamıştır. Bu, bir hataydı; bu hatayı tekrarlamayacağız.”

‘GELENEK’ ŞAŞIRTTI
Kemal Paşa, hem bir geçmiş muhasebesi yapıyor hem de yeni Türkiye’nin vizyonunu çiziyordu. İşte “Fransa’da sevinç yaratacak şey”i, o noktada söyledi. Dedi ki:
Siyasetimiz, geleneklerimiz, çıkarlarımız, bizi fikir ve eğilim yönüyle bir Avrupa Türkiye’sine, yani Batı’ya yönelmiş bir Türkiye’ye yöneltiyor.
Cümlenin içindeki “geleneklerimiz” sözcüğü Pernot’yu şüpheye düşürmüş olmalı... Nasıl olur da bir “Doğu toplumu” geleneksel olarak Batı’ya yönelebilirdi ki?
Oysa Mustafa Kemal, cumhuriyetçi hareketi, Türklerin asırlık temayülünün devamı olarak görüyordu.
Karşısındaki muhabire “Tarihimizi dikkate almalısınız” dedi:
Türkler yüzyıllardan beri hep aynı doğrultuda hareket etti. Sürekli olarak doğudan batıya yürüdük. Doğuda yaşarken bile kendimize mümkün olduğu kadar batıya yakın bir yerleşim yeri seçtik. Vücutlarımız doğuda ise de, fikirlerimiz batıya yönelik kalmıştır. Eğer son yıllarda yolumuzu değiştirdiysek, kabul etmelisiniz ki bu bizim hatamız değildi. Bizi siz zorladınız. Ve geçici olarak geri çekildik.

ZİNCİRLERİ KIRARIZ
Bütün çabamız Türkiye’de modern, Batılı bir yönetim kurmaktır. Medeniyeti isteyip de Batı’ya yönelmemiş millet var mı? Bir yönde yürümek kararında olan ve ayağındaki zincirin buna mani olduğunu gören insan ne yapar? Zincirleri kırar ve yürür. Biz, milli egemenliği ilan ettik. Kelimeler üzerinde oynamayalım: Bugünkü Türk hükümeti az çok cumhuriyettir.
Maurice Pernot, bu görüşmeyi yazmak üzere odadan ayrılırken cumhuriyet haberini ilk alan gazeteci olmanın heyecanını yaşıyordu.
Ancak o daha notlarını temize çekemeden, Meclis cumhuriyeti ilan etmiş olacaktı.
Kutlu olsun!



Atatürk, Pernot’ya bu röportajı verdikten birkaç saat sonra Meclis kürsüsüne çıkarak tarihi konuşmasını yapıp cumhuriyeti ilan etti.
« Son Düzenleme: 30 Ekim 2009, 19:41:47 Gönderen: SevaL »

 

Sitemap 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38