* Anlık üyelerarası ileti

Sohbet kutusu bulunamadı.

* Kullanıcı bilgisi

 
 
Hoşgeldiniz Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.

* Şu an aktif olanlar

  • Nokta Ziyaretçi: 220
  • Nokta Gizli: 0
  • Nokta Üye: 0

Çevrimiçi kullanıcı bulunmuyor.

* İstatistikler

  • stats Toplam Üye: 28
  • stats Toplam İleti: 658
  • stats Toplam Konu: 290
  • stats Toplam Kategori: 11
  • stats Toplam Bölüm: 58
  • stats En Çok Çevrimiçi: 479

* Son İletiler/Konular

Ynt: Pratik Bilgiler Gönderen: uzumbaba
[19 Mart 2019, 00:44:57]


Ynt: Pratik Bilgiler Gönderen: uzumbaba
[27 Temmuz 2014, 02:07:46]


Pratik Bilgiler Gönderen: uzumbaba
[27 Temmuz 2014, 01:55:14]


Ynt: Ev İşlerinde Basit Öneriler Gönderen: uzumbaba
[29 Mayıs 2014, 23:48:15]


Ynt: Görünmez Kazalar Ve Pratik Önlemler Gönderen: uzumbaba
[17 Nisan 2014, 02:20:37]

* Yönetim

uzumbaba admin uzumbaba
Yönetici

* En Popüler Bölümler

* İnternette ara

internette Arama

Gönderen Konu: Cahit Tanyol | Türban Amaç mı Araç mı ?  (Okunma sayısı 4594 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

SevaL_24

  • Ziyaretçi
Cahit Tanyol | Türban Amaç mı Araç mı ?
« : 07 Temmuz 2009, 20:03:28 »
Türban AmaçAraç mı ?




Türban, inanç ve bireysel özgürlük maskesi altında toplumu kışkırtıcı bir rol oynuyor..

İrticanın 'arka bahçesi'


AKP, irticanın ve Atatürk devrimlerine düşmanlığın simgesi olduğu yüksek mahkeme tarafından da saptanan türbanı, devlet protokolüne sokmak suretiyle, meşrulaştırmak istedi. Sert bir kayaya çarptı. Bu nedenle Çankaya'nın geçilmezliğini -ama ne zamana kadar- ve Atatürk'ün oradan silinmezliğini -ama ne zamana kadar- bu türbancı iktidar partisine anımsatmak amacıyla, Cumhurbaşkanı Sezer tarafından verilen resepsiyona AKP milletvekillerinin eşleri çağrılmadı.

Sayın Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'in Cumhuriyetin 80'inci yıl dönümünü kutlamaları şerefine vermiş olduğu geleneksel resepsiyona türbancılar taifesinin eşlerini çağırmaması, devletten sorumlu olanların, devleti nasıl yıprattıklarını ve aydınların önemli bir kısmının da bu yıpranmaya çanak tuttuklarını ibretle ve dehşetle görüyoruz.

Bu görüntüyü, Mustafa Kemal'in ruhunu incitir diye, Çankaya'nın duvarlarından içeri sokmak istemeyen Sayın Ahmet Necdet Sezer'e öyle saldırı başladı ki bu gidişle, korkarım, onun kişiliğine sığınmış olan devleti bir daha yakalamak mümkün olmayacaktır.


OYUNU TEZGÂHLAYANLAR

Türban, neden bir toplumun bütün katlarını ilgilendiren korkunç bir kavram haline getirildi. Bu oyunu tezgâhlayan kim? Onda irticanın arka bahçesi görüldü. Şeriat onda, tarikat onda, gericiliğin ve tutuculuğun bütün türleri onda hayal edildi. Atatürk düşmanlığı onda yuvalandı. Bu birtakım ilericilerin görüşü idi. Bunun karşısında kendilerini mazlum ve mağdur gören, dindar değil, dinci kesim yer alıyordu. Bunlara göre de türbana karşı çıkmak bir taraftan kişinin vicdan ve din, diğer taraftan bireysel özgürlüğüne tecavüzdü. Bu anlayışın elebaşılarından üçü iktidara gelince, birisi karısının türbanlı fotoğrafı yüzünden üniversiteye alınmadığını, birisi kızlarını, elâleme avuç açarak, gurbet ellerde okutmaya mahkûm edildiğini, birisi de ''Türban bizim namusumuzdur'' diyerek meydanlarda halka söz verdiğini hatırladı. Sanki halk kendisini bu nedenle hak etmediği o yüce makama getirmiş gibi Nâbi'nin:



Çok da mağrur olma kim meyhane-i ikbâlde,

Biz hezaran mes-ti mağrurun humarın görmüşüz



beytini anımsatan mütekebbir bir tavırla devlet protokolüne meydan okumayı bir marifet sandı. İşte şimdi iktidar da devlet de ellerindeydi. İlk iş Anadolu halkının yüzyıllar boyu kullanmış olduğu ve kullanmakta devam ettiği başörtüsüne türban kisvesi giydirilerek onun etki ve tepki alanını genişletmek oldu. Türban sözcüğünün içeriğine Kuran'ın Nur ve Azhab surelerini yerleştirmek suretiyle ona dinsel bir dokunulmazlık sağlandı ve o, bireysel özgürlüğün bir tür simgesi haline getirilerek Cumhuriyet devrimlerinin karşısına konuldu.


KIŞKIRTMA BOMBASI...

Buna halkın namus ve iffet duygularını da karıştırdınız mı, ortaya patlamaya hazır canlı bir sosyal bomba çıkar. İşte devlet, şeytanı bile dehşete düşürecek böyle bir kışkırtma bombasıyla karşı karşıya bulunuyor. Bunun vakti merhununu (ateşleme zamanı) devletin payandası olan şu üç kurumun tasfiyesi ya da itaatli hale gelmesi tayin eder:

1. Çankaya

2. Ordu

3. Üniversite

Bunun bilincinde olan ve devleti korumakla yükümlü bulunan Sayın Cumhurbaşkanımız bir kısım AKP milletvekillerinin, eşlerini türbanlı olarak Çankaya'ya sokmalarını önlemek için, onlara gönderilen davetiyeleri şahıslarıyla sınırlamış.

Vay sen misin bunu yapan..

Kimisi onu istifaya davet ediyor, kimisi ağzını bozarak kendisinin Türkiye Büyük Millet Meclisi çatısı altında bulunmaya layık olmadığını kanıtlıyor, kimisi davetiyeyi Sayın Cumhurbaşkanı'na iade ederek terbiye kıtlığını açığa vuruyor. Bu tepkiler kendilerinin de Çankaya'ya girmeyi hak etmediklerini kanıtlamaktan başka bir anlam taşımaz.

Telafisi mümkün olmayan bir skandalı önlemek basiretini gösterdiği için Sayın Sezer'i ayrıca tebrik etmek gerek. Ya aksi olsaydı. Çankaya bir türbanlılar gösterisine ev sahipliği yapsaydı. Başbakan ve kabine üyeleri de şeytana uyup bazı siyasi parti başkanları gibi resepsiyonu protesto etselerdi, Erbakan'ın Başbakanlık'ta tarikat mensuplarına iftar yemeği vermesi bunun yanında hiç mesabesinde kalırdı. Çünkü Erbakan'ın hareketi bireysel bir davranışla sınırlı idi. Çankaya'nın türbancılar tarafından istilası, irticadan öte, devletin yara alması ve hükümetin devlete karşı isyanı anlamına gelir ve devleti sahiplenecek güçleri direnişe zorlardı.


RESEPSİYON YARARLI OLDU

Bu resepsiyon ülkemiz üzerinde oyun oynayan iç ve dış güçlerin maskelerini ve birtakım politikacı aydınların da gafletini açığa vurması bakımından yararlı olmuştur. Gerçi bu konu üzerinde çok yazı yazdım, araştırma yaptım, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nde Örf ve Âdetler Sosyolojisini ders olarak programlara koydum, kitap yayımladım. Fakat bunlar şairin:

Varak-ı mihr-i vefayı kim okur kim dinler

dediği gibi suya yazı yazmaktan öte bir anlam taşımadı. Şimdi siz istediğiniz kadar perdenin arkasında olanla önünde oynanan oyunun farklı amaçlarını göstermeye çalışın, halkla aranda, artık tipleri aydınların elinden çıkmış, holding-medya denilen aşılması güç bir duvar var, başın ona çarpar.. o müsaade etmedikçe halka ulaşamazsın. Türbancılar taifesine gelince, onlara bin delil ve kanıt da gösterseniz, dediğim dedik çaldığım düdük demekte bile bile ısrar edeceklerdir. Bu gerçekleri bilmeme rağmen, yeni bir şey söylemeyi de düşünmediğime göre, neden bayatlamış bu türban sorununa yeniden eğilmek zorunluluğu duydum.

Basında, açıkoturumlarda ahkâm kesen yazarlarının ve medyadik bilim adamlarının, medrese kaçkını softaların, devlet kadrolarının kilit noktalarında bulunup da devleti çürütenler safında yer alan politikacıların, Türk devlet felsefesinden habersiz birtakım yeni yetme profesörlerin iktidara arka çıkarak, Çankaya'nın haysiyetini savunan Sayın Ahmet Necdet Sezer'e karşı tavır almaları, türban yandaşlarının sadece iktidarla sınırlı olmadığı gerçeğini ortaya çıkardı ve benim bu konudaki kanaatimi yalanladı. Anlaşılıyor ki türban, halkın sağduyusunu yozlaştırarak devletsizliği doğal hale getirme projesinin bir aracı olma misyonunu daha uzun müddet koruyacak. Devletsizliği kalıcı kılmak için işe Çankaya'dan başlamak gerekliydi.


Cumhuriyet, 30.12.2003

SevaL_24

  • Ziyaretçi
Ynt: Cahit Tanyol | Türban Amaç mı Araç mı ?
« Yanıtla #1 : 07 Temmuz 2009, 20:04:04 »

 
 
Türban olayları, devletin koyduğu kurallarla çatışıyor. İnanç özgürlüğünü inanç alanının dışına taşırıyor
 
 
Eylem bireysel sınırı aşıyor
 
 
İnanç ve ibadete ait emirler bireyseldir, yapılmaması cezayı gerektirir. Türban, bireyi ilgilendiren emirler içinde yer alır. Yani zaman ve mekânın değişmesiyle birlikte insanlar yapıp yapmamakta özgür bırakılmıştır. Ancak türban eylemi bireysel sınırları aşarak devletin yönetmeliklerini zorluyor...
 
Dinsel emirlerin arkasındaki otorite üstün bir güç, İslamiyette Allah'dır. Hukukun arkasındaki otorite kanun koyucu ve onu uygulayan yargıçtır. 'Moda'nın arkasındaki otorite yaygın bir toplumsal baskıdır. Giyim kuşamın arkasında olan türban yaygın baskılar arasında yer alıyor. Yani toplumdur. Toplum da statik değil dinamiktir.
 
Yıllardan beri ülkede fırtına koparan türbanı nesnel ve sosyolojik veri olarak ele alalım: Meşru zeminde düşünüldüğü zaman, türban giyim kuşamın bir parçası olarak:
 
1. Örf ve âdetleri
 
2. Modayı
 
3. Protokolü, (siyasi adabı muaşeret, teamül, görgü kuralı)
 
4. Devleti ilgilendirir.
 
Her kavmin, her milletin örf ve âdetlere ve geleneklere bağlı bir giyim kuşam tarzı vardır. Halklar arasındaki kültürel ve ekonomik ilişkiler arttıkça örf ve âdetlerdeki yumuşama, etkisini giyim kuşamda da gösterir. İletişim araçlarının, günümüzde olduğu gibi, dünyayı birleştirmesi geleneksel ve yöresel giyim kuşamı folklorik bir malzeme haline getirmiştir.
 
Konuya örf ve âdetler sosyolojisi açısından bakacak olursak türban, eylemlerimize yön veren din, ahlak, hukuk gibi sosyal değerler arasında 'moda'yı ilgilendirir. Sosyal değerleri birbirinden yaptırım güçleri, yani otoriteler ayırır.
 
 
 
TOPLUMSAL BASKI VE MODA
 
Dinsel emirlerin arkasındaki otorite üstün bir güç, İslamiyette Allah'dır. Hukukun arkasındaki otorite kanun koyucu ve onu uygulayan yargıçtır. 'Moda' nın arkasındaki otorite yaygın bir toplumsal baskıdır. Öyleyse giyim kuşamın bir parçası olan türban yaygın baskılar arasında yer alır. Yani perdenin arkasında bulunan Allah değil, toplumdur. Toplum statik değil dinamiktir.
 
Bir yerde durmaz, değişir. Bu değişmeler içinde en hızlı olan da 'moda'dır. Taklitle yayılır. Başlarına türban taktıkları için üniversitelerimize sokulmayan şu türban müminlerini himaye etmek için, Allah'ın işi gücü yok da, Piyer Karden'lerin modaevlerini mi yerle bir etsin..
 
Bir bakıma hakları da yok değil. Çünkü bu türban müminleri Allah'ın emirlerini yerine getirmek için, iktidar ağalarına göre bu kadar zulüm ve işkenceye uğramakta, her türlü kaza ve belayı göğüslemektedirler.
 
 
 
KURAN NE DİYOR:
 
Şimdi bu konuda Allah'ın buyruğuna bakalım. İnançları gereği türban takanlara Allah ne buyuruyor: ''Ey nebi, zevce ve kerimlerine 'kızlarına' ve müminlerin haremlerine söyle ki örtülerini örtünsünler. Bu onların tanınması ve eza olunması hususuna daha yakındır." (Ahzab, 59).
 
Dikkat edilecek olursa gerek bu âyette ve gerekse Ahzab suresindeki, kadınlarla ilgili diğer ayetlerde önerilenlerin çoğu Peygamber'in kendi ailesiyle ilgilidir. Zaten ''Ey Nebi, zevce ve kerimelerine söyle ki...'' sözleriyle başlaması ayetin ilk hedefini belli etmektedir. Bize göre fazla bağlayıcı bir yanı yoktur..
 
Örtünmeyle ilgili bir başka ayet Nur suresinin 30-31'inci ayetlerinde bulunmaktadır: ''Ya Muhammed, müminlere söyle ki, nazarı haram olan şeylerden gözlerini men (mâni olma) ve ferçlerini (cinsel organlarını) hıfzeylesinler (saklasınlar). Bu tarz hareket onlar için temiz ve faydalıdır... Mümin kadılara söyle ki, helâl olmayan şeye nazardan gözlerini men ve ferçlerini-hıfzeylesinler. Ve ziynetlerini onlardan zahir olanlardan gayrisini göstermesinler. Ve başörtülerini yakaları üzerine çeksinler...''
 
İşte Kuran'da başörtüsüyle ilgili ayetler bunlardır.
 
Şimdi bu ayetlerin, fıkıh, kelâm ve sosyoloji açısından hangi anlama geldiğini ve yaptırım gücünün niteliğini belirtmeye çalışalım. Bilindiği gibi İslam fakihleri (hukukçuları) Kuran'daki emirleri, yaptırım niteliği bakımından üçe ayırırlar:
 
1. İnanca ait olanlar,
 
2. İbadete ait olanlar,
 
3. Muamelata ait olanlar.
 
İnanç ve ibadete ait olanlar nastır (dogma) değişmez, tamamlanmıştır.
 
Muamelata ait olanlar, Mecelle'nin diliyle söylemek gerekirse (Tebeddül-i ezmanla tagayyür-i ahkâm caizdir), yani zamanın değişmesiyle hükümler değişir kuralına bağlıdır. Bu sınıfa giren emirler tamamlanmış değildir, eksiktir, amacı adaleti gerçekleştirmektir. Bu bakımdan babı içtihad mutlaka adaleti gerçekleştirinceye dek açıktır. Bu demek değildir ki İslam düşüncesinin en saygın metodu olan ilm-i tefsiri bir tür demagoji ilmi haline getiren Yaşar Nuri gibilerine de açıktır.
 
 
 
TÜRBAN ÖNERİDİR...
 
İnanç ve ibadete ait emirler bireyseldir, yapılmaması cezayı gerektirir. Bu emirler İslamın şartında özetlenmiştir.
 
Muamelata ait emirler hem bireyi, hem toplumu, hem devleti ilgilendirir. Türban, bireyi ilgilendiren emirler içinde Öneri mahiyetinde olanlardandır. Yani zaman ve mekânın değişmesiyle ilgili olduğu için mümin, yapıp yapmamakta özgür bırakılmıştır.. Bizdeki türbancı esnafı, ne akılsa, Allah'ın mümini özgür bıraktığı bir alanı farz ötesinde, taş gibi dondurmayı inançlarının gereği olarak ileri sürmektedirler.
 
 
 
KULLA TANRI'YI İLGİLENDİRİR
 
Gerçi bir kimse, ben Allah'ın bütün önerilerini yerine getirmek istiyorum, bu benim doğal hakkım, diyorsa buna kimsenin karşı çıkması söz konusu değildir. Örneğin ramazanda bir ay oruç farzdır. Yani Allah'ın bizden kategorik olarak yapmamızı istediği bir emirdir.
 
Fakat bir kimse ister Allah'ın önerisi için olsun, ister daha çok sevap kazanmak için olsun, üç aylar orucunu tutarsa buna karışmak kimsenin aklından geçmez.
 
Olay kulla Tan rı arasındadır.. ne başkalarını ne de devleti ilgilendirir. Biçimsel olarak türban da aynıymış gibi görünüyor. Fakat türban eylemi bireysel sınırlar içinde kalmıyor, devletin koymuş olduğu kurallarla çatışıyor, vatandaşların uyması gereken kanunları, yönetmelikleri zorluyor. İnanç özgürlüğünü inanç alanı dışına taşırıyor. Buna kimsenin hakkı yok.
 
 
 
NAMAZ SAATLERİ
 
Üniversiteye türbanla girmek için savaşan kız öğrenciler acaba günün beş vaktinde kılınması Allah tarafından istenen namazları eda ediyorlar mı? Gerçi bunu sorgulamaya hakkımız yok. Kılıp kılmadıklarını bilmem. Fakat farzedelim ki kılıyorlar. Bu sefer karşımıza daha zor birtakım sorunlar çıkacaktır. Namaz türban gibi öneri değil. Ders programları beş vakit namaza göre düzenlenmek zorundadır. Aksi takdirde dinin kesin emirlerini yerine getiremedikleri için günah ve suç işlemiş olacaklardır.
 
Bu sefer haklı olarak inançları gereği ders programlarının ibadet saatlerine göre düzenlenmesi gündeme gelecektir. Derslerin aksamaması ve zamandan tasarruf amacıyla her fakültede bir mescit yapılması zorunlu olacaktır. Ya da sevgili kızlarımız koltuklarında seccade, sınıflarda, koridorlarda kendilerine namaz için yer arayacaklardır.
 
Sanırım türbanı inanç himayesine itmenin olanaksızlığını yeteri kadar açıklamış olduk. Burada ileri sürdüğümüz düşünceler her türlü tartışmaya açıktır..
 
 
 
Cumhuriyet, 31.12.2003

SevaL_24

  • Ziyaretçi
Ynt: Cahit Tanyol | Türban Amaç mı Araç mı ?
« Yanıtla #2 : 07 Temmuz 2009, 20:04:35 »




**Protokol kurallarını çiğnemenin dinsel inançla veya bireysel özgürlüğü kısıtlamakla ilgisi olmadığı gibi kamusal alanla da bağlantısı yok. Timur'dan Stalin'e, Fatih'ten Atatürk'e kadar bütün devlet adamlarının uyduğu kuralları hükümetin başında bulunan bir kimsenin hiçe sayması devlet adamlığına yakışmaz.




(CUMHURİYET ARŞİVİ)






AKP; üniversiteleri, YÖK'ü, mahkemeleri inanç ve özgürlük adına zorluyor

Laiklik hiçe sayılıyor


AKP hükümeti, on binlerce yurttaşın Cumhuriyete sahip çıkma mesajı verdiği Anıtkabir yürüyüşünde bir grubun 'Ordu Göreve' pankartı açmasını öne çıkararak rektörleri hedef almıştı. 'Cumhuriyet'e Saygı Yürüyüşü'nde, rektörler, YÖK üyeleri ve öğretim elemanları cüppeleriyle Ankara Tandoğan Meydanı'nda yerlerini alırken yürüyüşe Atatürkçü Düşünce Derneği şubeleri, dernekler, sendikalar, gaziler ve yurttaşlar katılmıştı.

Giyim kuşam üzerinde bir başka otorite de devlettir: Hangi hükümet ve devlet şekli olursa olsun, kadrosunda bulunanlar belli bir kıyafet yönetmeliğine göre giyinmeye mecburdur. Nitekim Osmanlı Devleti kuruluş aşamasında iken ilk ele aldığı sorun para ve kıyafet olmuştur. Kimse bana yeni bir devlet kuruluşunda kıyafetin sadece terzileri ilgilendirdiğini söyleyemez. Türkçede bir ''başıbozuk'' deyimi vardır. Bununla, yönetilen sınıf kastedilir. Birçokları demokrasi ile başıbozukluğu birbirine karıştırıyor.

 

KIYAFET ZORUNLULUĞU...

Devletlerin temel simgesi olan orduya askerliğini yapmak için gelen kimse, bireysel özgürlüğünü ileri sürerek, askeri kıyafeti giymeyi reddedemez. Yargıcın, imamın belli kıyafetleri vardır. Görev başında onları giymek zorundadır. Fakat bu, mahkemeye gelenlerin yargıç gibi giyinmelerini, namaza gelenlerin imam kıyafeti giymelerini içermez. Elbette mahkeme gibi, cami gibi saygın yerlere uygun olmayan kıyafetlerle de gitmek yakışık almaz. Buralarda ilgililerin yapacağı kısıtlamalar hiçbir zaman bireysel özgürlüğe baskı olarak yorumlanamaz.

Bunun gibi tapu veya nüfus dairesinde çalışan memurlar için de türban yasağı geçerlidir ve fakat oralara işi düşen yurttaşlar ister türbanla, ister çarşafla gelsin hiçbir görevli onlara karışmaz.

 
 

YÖNETMELİKLER...

Üniversitelerimiz de kamusal alan sınıfına girer. Fakat oraya gelen öğrencilerin iş için tapu dairesine gelenlerden farklı bir ayrıcalığı var: Öğrenciler üniversitenin düzenlediği belli program, belli ve özel yönetmeliğe uymak zorundadır. Üniversiteler hem öğretim, hem eğitim kurumudur. Buna dışarıdan herhangi bir müdahale yapılamaz. Gelişi gidişi, girişi çıkışı, kılık kıyafeti üniversitenin kendisi düzenler. Kurumların iç örgütlenmesine kadar bir siyasi iktidar halk bizi seçti diye müdahaleye kalkarsa, halkı devletsiz bırakmamak için, buna karşı direnmek ve her vasıtaya başvurmak devleti teşkil eden örgütlerin doğal hakkıdır. Esasen hiçbir siyasi iktidar halktan devleti yıkmak için böyle bir yetki talep edemez.

 
 

TÜRBAN VE KAMUSAL ALAN

Türbanı kamusal alan sınırları içinde tartışmak, bizi hukuksal çelişkilerle dolu bir çıkmaza götürür. Bir düşünceyi kilitlemek istiyorsanız onu hukukçulara havale etmek yeter. Çünkü bizde hukuk, gerçeği aramaktan çok kanunlar arasındaki formel tutarlılığa önem tanıyan bir uygulamaya itilmiştir. Yargıcın hareket serbestisi kısıtlanmıştır. Bununla hukuku suçlamıyorum. Kanunlardaki esnekliği değil, gevşekliği vurgulamak istiyorum. Örneğin Atatürk tarafından Cumhuriyetin temeline yerleştirilmiş bir Tevhidi Tedrisat Kanunu var. Bu kanunun amacı Tanzimat'tan beri öğretim ve eğitimdeki mektep-medrese ikiliğini kaldırmaktı. Cumhuriyetten önce de zaten yeni medrese açmak şöyle dursun mevcutların yerini de mektep alıyordu. Tevhidi Tedrisat Kanunu ortada duruyor.

Medrese kökenli kız ve erkek imam hatip okulları, gelenekte olmadığı biçimde, sayısını ve gücünü arttırarak bütün fakültelerin kapılarını zorluyor, devlete egemen olmaya çalışıyor. Osmanlı tarihinin hiçbir döneminde devlet kadrosu medreseliler tarafından işgal edilmediği gibi, medrese ne iktidar olmuş ve ne de devlete damgasını vurmuştur. Korkunç ve tehlikeli olan Osmanlı devletinde olmayan bir nitelik AKP tarafından devlete kaynak yapılmak isteniyor. Üniversiteler, aydınların da katılımı ile, bu tehlikeyi önlemek için Ankara'da muazzam bir protesto yürüyüşü yaptı. Bu nümayiş esnasında orduya davetiye olarak yorumlanacak bir pankartı gerekçe göstererek rektörlerin ağır ceza mahkemesinde şimdi emekli olan '146'dan yargılanmaları istenmiş. Eğer devletin tarihsel ve geleneksel yapısını değiştirmek '146' ya giren bir suçsa, bu suçun maznunlarını, Osmanlı devleti döneminde devlete kadro yetiştiren Enderun mektepleri yerine imam hatip okullarını ikame etmeye çalışanlar arasında aramak sanırım gerçeklere daha uygundur...


 
 
'DEVLETSİZ İKTİDAR'...

Şu anda türbanı bir simge gibi savunanların amacı, bizim olmayan bir şeriatla, müteveffa Turgut Özal' ın temellerini attığı devletsiz iktidarı köklü ve sürekli hale getirmektir. Bu nedenle AKP, devleti devlet yapan bütün kurumlarla kavgalıdır. Üniversiteleri, YÖK'ü, mahkemeleri, inanç ve özgürlük adına zorlamaları boşuna değil. TÜBİTAK gibi bilimsel kurumlara kendi adamlarını yerleştirmek amacıyla Başbakana özel yetki veren ve muhalefeti sıfırlayan bir Meclis'le karşı karşıyayız. Türbanı Avrupa Birliği'nin himayesine almasını talep eden bir Dışişleri Bakanı ile karşı karşıyayız:

''Avrupa Birliği İlerleme Raporu'' için daha önce 'objektif' yorumu yapan Dışişleri Bakanı Abdullah Gül Türkiye'nin rapordaki eksi hanesinde önemli bir eksik olduğunu düşünüyor. Gül, demokrasi ve insan hakları alanındaki sorunlar listesine türban yasağının dahil edilmemiş olmasından duyduğu rahatsızlığı dile getirdi'' -

(Milliyet, Gül'den AB'ye türban sitemi, 12 Kasım 2003)


 
 
HASDEMİR OLAYI...

Hükümetin başında bulunan zat da Türkiye'nin en yüksek mahkemesini karşısına alarak, yasak olduğunu bile bile, türbanla mahkeme salonuna giren bir avukatı yargıcın salondan çıkarmasını kınayarak ona, milletlerarası mahkemeye başvurmasını öneriyor: ''Başbakan türbanlı Hatice Hasdemir'in duruşmadan çıkarılmasını kınadı: "Hem kanunda, hem hukukta yeri yok. Bu ideolojik yaklaşımdır. Herhalde gerek ulusal, gerek uluslararası noktada atmaları gereken adımları atacaklardır." Dünyada kendi devletini uluslararası mahkemeye şikâyet eden ne bir başbakan ve ne de ülkesinde Anayasa Mahkemesi tarafından yasaklanan bir maddenin kaldırılması için yabancı bir kuruluştan destek isteyen bir Dışişleri Bakanı'na rastlamak mümkündür. Sadece bu olay, onları kapatılan sabık partileri MSP'den daha vahim bir duruma iter. Kanunların işlerliğini yitirdiği, laçkalaştığı toplumlarda, anarşi kendisine en uygun ortamı bulmuş demektir. Kamusal alan kavramı içinde sulandırılan türbanın asıl tahribatını ve içyüzünü protokol kurallarını çiğnemekteki ısrarda ve inatta görüyoruz. Çünkü protokol kurallarını çiğnemenin ne dinsel inançla ve ne de bireysel özgürlüğü kısıtlamakla uzak yakın bir ilgisi olmadığı gibi kamusal alanla da bir bağlantısı yoktur.


 
BOMBA ELLERİNDE PATLARSA

Timur' dan Stalin'e, Fatih Sultan Mehmet'ten Atatürk'e kadar bütün devlet adamlarının, devlet haysiyeti sayarak, riayet ettikleri protokol kurallarını, hükümetin başında bulunan bir kimse düzenli ve kasıtlı olarak hiçe sayarsa bunun devlet adamlığına yakışır bir yanını bulmaya imkân yoktur. Tarihte protokol kurallarının çiğnendiği olaylar yok mu? Elbette var: Patrona Halil. Karısını, Sarayda sultanların karşılamasını istemiş. Bu küstahlığını harem ağaları ve Saray yamakları, onu boğmakla yanıtlamış. Şimdi bir de bizim Başbakanımızla onun yardımcısı Dışişleri Bakanı Abdullah Gül'ün, dış ülkelere yaptıkları resmi ziyaretlerde hem protokolü, hem anayasanın değişmez laiklik maddesini hiçe sayarak, türbanlı eşleriyle Türk devletinin çehresini değiştirmeye çalışmalarını gözümüzün önüne getirelim... Herhalde Patrona Halil'in, eşini sarayda sultanların karşılamasını istemesi, bunun yanında çocukça bir görgüsüzlük sayılır.

Bir Patrona Halil'i, bir harem ağalarını, bir de kendi zavallı halimizi düşündüm. Düşünme neye yarar... Ya bomba ellerinde patlarsa...

Cumhuriyet, 01.01.2004

 

Sitemap 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38