E

Ğ

E

R

 

İ

N

S

A

N

 

İ

S

E

N

 

Ö

L

M

E

Z

S

İ

N

 

K

O

R

K

M

A

H

İ

Ç

B

İ

R

 

M

İ

L

L

E

T

İ

 

V

E

 

İ

N

S

A

N

I

 

A

Y

I

P

L

A

M

A

Y

I

N

I

Z

B

İ

L

İ

M

 

B

İ

Z

İ

M

 

Y

O

L

U

M

U

Z

D

U

R

 

S

E

V

G

İ

 

B

İ

Z

İ

M

 

D

İ

N

İ

M

İ

Z

D

İ

R

 

Üzümbaba çubuğu yardımcınız olsun

       Adresimizii sık kullanılanlara ekleyiniz Açılış sayfası yap

     ziyaretçi istatistiği

Düşünceler

Özel Arama

Cumhuriyet ve Aleviler

 

Eski yazılar

 

 

Bektaşi fıkraları

Şu an site ziyaretçisi : kişi

 

 

Yol Tv

 

 

 

Subscribe to RSS headline updates from:
Powered by FeedBurner

'İkinci Ergenekon iddianamesi' indirip okuyabilirsiniz!

Alevi-Bektaşiyle Fethullah Gülen...


İLHAN SELÇUK / CUMHURİYET

Aşağıdaki yazıyı 24 Mart 2007’de yazmıştım.

Bugüne uyuyor...

Değişen bir şey yok..

*

Aşkolsun şu Fethullah’a!..

Ülkemizden kaçtı, Amerika’da oturuyor, Türkiye’de her gün milyonu aşkın bedava gazete dağıtıyor, TV’ler çalıştırıyor dünya haritasının bilinmedik köşelerinde okullar açıyor, devlete sızdı, iktidarda gücü var son marifeti de ne biliyor musunuz?..

Alevilere el attı!..

Vallahi bu adam çok marifetli!..

*

Fethullah cemaat reisi...

Fethullah Nakşi...

Ve Nurcu..

Said-i Nursi’nin kulu, kölesi, şakirdi, tilmizi, öğrencisi, ayağının türabı...

Sünni mezhebinden, Nakşibendi tarikatından, Gülen cemaati bir kol...

Kutsal Müslümanlık artık dilim dilim paylaşılıyor o şeyh, bu hocaefendi, şu bilmem ne sarıklısı parsayı vurmak için kendine özgü tekke kuruyor...

Niçin?..

Paralar.. paralar.. paralar için..

Nereden geliyor bu paralar?..

Bilinmiyor, hesap sorulmuyor, sorulamıyor devlet, dinci karanlık örgütler karşısında solda sıfır...

*

Fethullah’ın güdümünde her yıl ‘Abant Platformu’ toplanır...

Platform’ bu yıl Aleviliğe ve Alevilere el atmış...

Para çok!..

Paranın çekimi, cazibesi, sıcaklığı her mezhepten ve meşrepten kişileri baştan çıkarabilir...

Fethullah bizim Cumhuriyet’ten bile transfer yaptı...

Alevi ya da Bektaşilerden yapabilir mi?

*

Alevi - Bektaşi felsefesiyle Sünni - Nakşi inancı arasındaki mantık çatışması nereden kaynaklanıyor?...

“Enel Hak”tan...

Tanrı ile insan birliğini vurgulayan bu sözü Sünni - Nakşi erbabı küfür sayarlar...

Oysa tasavvufa göre ‘Enel Hak’ evrenin birliğini dile getiren diyalektiğin doğal sonucudur...

Alevi - Bektaşi mizahının en ünlü fıkralarından biri nedir?..

Yineleyelim:

Bektaşi bir gün nasılsa camiye girmiş, imam efendi konuşuyor:

- Allah ne yerdedir, ne göktedir, ne sağdadır, ne soldadır...

Bektaşi:

- Ulan, demiş, şuna yok diyeceksin, ama, dilin varmıyor...

*

Alevi - Bektaşi, paha biçilemeyen bir özgün felsefenin ve inancın ürünüdür Gülen cemaatinin Saidi Nursi’ye bağlanan Nakşî anlayışı ise Islamın görkemli tuba ağacındaki en kısıtlı ve bağnaz dallarından birini oluşturur...

Fethullah’ın Alevi - Bektaşi cemaatini parçalayıp dağıtarak yok etmek için yapmayacağı şey yoktur bu yoldaki siyasetinde Gülen her şeyi mubah sayabilir.

*

Bektaşiye sordum:

- Fethullah Gülen nasıl bir kişidir?.. Erenler başladı anlatmaya:

- Fethullah ne yerdedir, ne göktedir, ne sağdadır, ne soldadır...

Lafını kestim:

- Baba, neredeyse Allah yapacaksın adamı...

- Bektaşi:

- Tövbe!.. dedi, ama baksana bu Fethullah Amerika’da, Afrika’da, Asya’da, Türkiye’de ve her yerde değil mi?..

CUMHURİYET - 18 Nisan 2009
 

TÜRKİYE'YE SOL GEREK


‘Ne darbe ne şeriat’ diyen Prof. Türkan Saylan’ın hem de hukuk adına Veli Küçük gibi ‘faili meçhul cinayetlerle’ adı özdeşleşen kişilerle aynı iddianamede anılmaması için Türkiye’ye sol gerek!

Adı 1978 Balgat, Bahçelievler ve Maraş katliamları ile bütünleşen bir kişinin ‘ulusal kahraman’ ilan edilecek aşamaya gelmemesi için Türkiye’ye sol gerek!

12 Mart, 12 Eylül gibi darbeleri yapmış olmasına rağmen, sanki bunlar olmamış gibi, özeleştiri yapmadan herkese demokrasi dersi vermeye kalkan bir Genelkurmay Başkanı olmaması için Türkiye’ye sol gerek!

12 Eylül generalleri orta yerde durur iken, palavradan darbe karşıtı söylemler gerçekleştirmek yerine, 27 yıldır kaldırılmayan geçici 15. Maddenin kaldırılabileceğini ve generallerin de yargılanabileceğini göstermek için Türkiye’ye sol gerek!

Bugüne kadar işlenmiş bütün siyasi cinayetlerin ve katliamların ‘faili meçhul cinayet’ olmaktan çıkarak ‘faili belli’ olmasının mümkün olduğunu göstermek için Türkiye’ye sol gerek!

‘Baba beni okula gönder’ kampanyaları yerine ‘Deniz Feneri’ başta olmak üzere yüzlerce yolsuzluk dosyasının nasıl deşifre edileceğinin ve yolsuzluk yapan bütün kurum ve kişilerin nasıl cezalandırılacağını görmek için Türkiye’ye sol gerek!

Daha 25 yıl önce ‘Kürt ismi kırt kart seslerinden türemiştir’ diyerek bunları yıllarca savunanların arkasından da sanki bu tezi kendileri üretmemiş gibi Kürt meselesinde ahkam kesmemeleri için Türkiye’ye sol gerek!

Türkiye sınırları içinde yaşayan Kürtlerin temsilcileri parlamentoda iken, onlarla tokalaşmayıp, çözüm için onlarla oturup konuşma yerine, gerçeklerden kaçarak uçakla binlerce mil yapıp Bağdat ve Kerkük’te yaşayan Kürt yöneticilerle konuşmak ve ‘çözümü dışarıda aramamak’ için Türkiye’ye sol gerek!

Türkiye’de farklı kimliklerin, kültürlerin ve inançların olduğunu kabul etmenin, ayrışmayı değil, daha sağlıklı ve eşit koşullarda yan yana yaşamayı sağlayacağını göstermek için Türkiye’ye sol gerek!

12 Eylül hukukunun yarattığı Anayasası’nın ve en önemlisi onun ruhunun ortadan kaldırılabilmesi ve demokratik, laik bir Türkiye’nin önünün açılabilmesi için Türkiye’ye sol gerek! Seçim sisteminin ve siyasi partiler yasasının değiştirilebilmesi için Türkiye’ye sol gerek!

Yasama, yürütme ve yargı arasında güçler ayrılığının ve bağımsızlığının uygulanabilir olduğunu göstermek, başı sıkışanın yasal olmayan mecralar yerine yasalara sığındığı, yargıcının vereceği kararın hukuki olacağını, emniyet güçlerine de güvenilebileceğini göstermek için Türkiye’ye sol gerek!

İşçilerin, emekçilerin taleplerine çözüm bulabilmek, halktan yana bir ekonomik program için Türkiye’ye sol gerek!

Eğitim, sağlık ve sosyal güvenlik alanlarında yaşanan tahribatları gidermek, bu alanlarda halktan yana alternatif politikalar üretmek, yoksulluğu ortadan kaldırmak için Türkiye’ye sol gerek!

Diyanet işleri Başkanlığı, Kuran Kursları, zorunlu din dersleri gibi resmi politikalarla toplumun dokusunu değiştiren, siyasal İslam lehine toplumu muhafazakarlaştıran ve farklılıkları ortadan kaldıran politikaları değiştirebilmek için Türkiye’ye sol gerek!

Kendisine benzemeyeni, kendisi gibi inanmayanı, kendisi gibi kültürel özellikleri olmayanı dışlayarak, çoğunluk avantajını da kullanarak baskı altına alarak kültürel, inançsal ve etnik alanlarda tek tipliği yaratan politikalara karşı ırkçılığın ve ayrımcılığın cezalandırılabilir olduğunu göstermek için Türkiye’ye sol gerek!

Eğitim, sağlık ve enerji gibi alanlarında özelleştirme yapılmadan da kamu yararına adım atılacağını göstermek, madenlerin, limanların ve tarımın Türkiye için yararlı kulanılabileceğini göstermek için Türkiye’ye sol gerek!

NATO’ya karşı sahte çıkışlar yerine ‘6. Filo’dan kurtulmanın’ mümkün olduğunu göstermek için Türkiye’ye sol gerek!

Üniversitelerin kurumsal olarak özerk, eğitim olarak özgür olabileceğini gösterebilmek için Türkiye’ye sol gerek!

Diyanete ve savunmaya milyar dolar ayrılmadığında dinin elden gitmediğini, ülkenin işgal edilmediğini, tersine buralara ayrılan devasa bütçelerin eğitimde kullanılarak, eğitim seferberliği ile Türkiye’nin uluslararası standarlarda başarı hanesinin nasıl yükselebileceğini göstermek için Türkiye’ye sol gerek!

Kürt, Alevi, Ermeni, MGK, Ordu, Diyanet, YÖK, Kıbrıs, AB gibi konularda bugüne kadarki statükocu anlayışların değişmesi için yapılan tartışmaların, ülkeyi bölmeyeceğinin, ülkenin dış mihraklara peşkeş çekilmeyeceğinin görülebilmesi için Türkiye’ye sol gerek!

Farklı inançlara, örneğin Alevilere eşit yurttaşlık hakkı tanımanın, Alevilere yönelik ayrımcı ve önyargılı yaklaşımları ortadan kaldırmanın ayrılığı değil, birliği geliştirdiğini görmek için Türkiye’ye sol gerek!

Cemevlerini aynen, Cami, Kilise, Havra, Sinagog, Mescit gibi bir inanç merkezi olarak kabul edilmesinin, sorun yaratıcı değil, sorun çözücü olduğunu göstermek için Türkiye’ye sol gerek!

Maraş veya Madımak katliamları gibi Türkiye’nin ayıbı olan katliamları teşhir etmenin, bu tür katliamlar bir kez daha olmasın diye müzeler açmanın, belgeseller yapmanın, broşürler çıkarmanın ayrılıkları ve düşmanlıkları körüklemek yerine toplumda utanma duygusunu artırarak, toplumsal vicdanı yeniden ayakları üzerine oturtabilmesi için Türkiye’ye sol gerek!

Cemaate ve dayıya ihtiyaç hissetmeden okuyabilen ve yeteneğiyle iş bulabilen, kariyer yapabilen, sorgulayan ama aynı zamanda da uygulayabilen bir gençliğin olduğunu göstermek için Türkiye’ye sol gerek!

Dayanışmanın, yardımlaşmanın, imecenin önemli toplumsal değerler olduğunu yeniden göstermek ve üstelik bunlar uygulandığında hayatın daha da anlamlı olabileceğini göstermek için Türkiye’ye sol gerek!

Necdet Saraç
Kaynak: Birgün - 18 Nisan 2009
 

HAYDİ KIZLAR MEDRESEYE

ALİ BALKIZ:
Bu Ergenekon işinin iyice cılkı çıktı.

Sistem kusuyor; JİTEM’ini, derin devletini, gladyosunu, kontrgerillasını dışarı atıyor diye beklendi. Patlayıcılar, silahlar, suikast planları, darbe günlükleri bulundu. Faili Meçhullerin, asit kuyularının peşine düşüldü. Çiftlikler, konaklar, evler basıldı. Generaller, albaylar, teğmenler, özel harekatçılar, gazeteciler, televizyoncular, siyasiler gözaltına alındı. Dalga dalgayı izledi.

Toplumun önemli bir bölümü tüm bu olup bitenlere şüpheyle baktı. “AKP, fırsat bu fırsattır deyip kendi muhaliflerini bertaraf ediyor” yorumları yapıldı. Diğer bir bölümü, Türkiye temizleniyor, şimdiye dek kimsenin cesaret edemediği biçimde kendi kendisiyle hesaplaşıyor” diye yazdı, konuştu. Üçüncü bir kesim ise durumu anlamaya çalıştı. En zor durumda olanlar, kafası karışanlar bunlardı. Her yeni dalgada düşünceleri, dalgalar gibi gitti geldi.

Eski yargıçlar, savcılar, avukatlar, barolar, her yeni dalgada yaşanan hukuki hatalara dikkat çektiler. Şüphelilere en başından başlayarak suçlu muamelesi yapıldı, kişisel hakları ihlal edildi dediler.

Soruşturmalar sırasında elde edilen bulgular, gizlilik ilkesine uyulmaksızın, yandaş medya aracılığıyla kamuoyuna taşındı. Böylece toplum maniple edilmeye çalışıldı. Gündem değiştirildi. Yerel seçimlerde böylece avantaj elde edilmek istendi de denildi.

Velhasıl pek karışıktı ortalık.

Aslında herkesin söylediğinde bir doğruluk payı var.

Ama bu payları ortadan kaldırdığımızda geriye kalan kesin doğru ne?...Asıl gerçek?...

Galiba asıl gerçeği öğrenebilmek için, çok ama çok uzun süreceğe aday gibi gözüken bu davanın sonucuna kadar beklemek gerekecek.

Bekleriz.

Sabırlıyız.

Sabrımızın taştığı da olur.

Nasıl taşmasın?...

Türkan Saylan’a, ÇYDD’ye, ÇEV’e, burs alan öğrencilere, burs veren hayırseverlere, hocalara ne diyeceğiz?

Utanmakla yetinecek miyiz, yoksa Türkan Saylan’a bir çift sözümüz mü olacak?...

Evet olmalı.

Bu işin asıl suçlusu Türkan Hoca’dır. Vaktiyle bunları medreseden alıp, mektebe gönderseydin ne sen ne de Türkiye bunları yaşardı.

Evrensel - 17 Nisan 2009
 

ULUSALCILIK BÜYÜK BİR YANILGIDIR!

Tarihin kırılma noktaları vardır

Güzel günler göreceğini umut eden bir halkın çocukları için, giderek daha hüzünlü bir karanlığın altında eziliyor olmak acı veriyor. Tüm dünyada alıp başını giden iktisadi bunalım, bizim coğrafyamızda siyasi açmazlarla büyüyor. Görünen o ki; yakın gelecekte halının altına süpürdüğümüz sorunlar, bu karmaşa döneminde gün ışığına çıkacak. Toplumbilimin doğası, bu tür hallerde ciddi çatışmaların yaşanabileceğini söylüyor. Kimileri için bu çaresizlik hali, elbet bir fırsat! Sinsi, acımasız, haince bir fırsat…

Kasımpaşalı olmak yeter mi?

Kasımpaşa’da gençliğini geçirmiş bir adamın, gün gelip ülke yöneteceğini düşünmek, ilk bakışta heyecan verici. Dahası; bir düşünce uğruna mapus yatmak kişiyi olgunlaştırır; halkından aldığı destek ve güvenle, dünyayı yönetenlerin suratına şamar atmak da, egemenlere boyun eğmeyen olmak da kitleleri harekete geçirir. Bir halk çocuğunun, seçkinler arasında sıyrılıp, başarı elde etmesini övmek olanaklıdır. Nitekim bu durumu büyük bir devrimci gösterge olarak sunanlar var. (Bakınız TARAF yazarı Yıldıray Oğur)

Bir kişiliğin ergin olabilmesi için, biçim ve öz arasında tutarlı bir ilişki bulunmasını beklemek hakkımız. Diyeceğim; yoksulluktan gelen, özel okullarda okumamış, sokakta savaşmış, zalime karşı direnen biri olmak önemlidir. Ama yetmez öyle kalmak gerekir!

Eğer gün gelip iktidar olduğunuzda, kavga verdikleriniz gibi davranırsanız; IMF’ye el açıp, halkınızın ürettiği değerleri özelleştirirseniz; ABD başkanının mihmandarı olmayı kabul edip, medeniyetler buluşması diye sunulan küresel zırvanın tarafı olursanız; yurttaşlarınızı azarlayıp, neoliberal politikaları acımasızca savunursanız; yanı başınızdaki halkların tepesinden bombalar yağarken, yatağınızda rahat uyuyabiliyorsanız; ötesi birilerinin yaşam biçimini değiştirmeye kalkışıp, yeni bir sermaye sınıfı oluşturuyorsanız, o kişiye devrimci değil, düzenin adamı derler… Ne ‘öteki’dir, ne ‘zenci’! Hele asla devrimci olamaz! Mazlumu oynamak, geçici iktidar sağlayabilir, ama mazlumu savunmak gerekince maske düşer…

Recep Tayyip Bey ve dostlarını doğuran tek kutuplu dünya iklimi, beraberinde ülkedeki tüm siyasi oluşumların pusulasının şaşmasına da neden oldu. Karşısında sözde İslamcı bir hareket bulan kimi solcu, milliyetçi güçler bir ittifak çerçevesinde buluştular. Militarist bir dil, farkında olmadan ırkçılaşan bir yaklaşımla muhalefet etme gayretine girdiler. Oysa iktisadi anlayışı olmayan bir ideolojinin yaşaması olanaklı değildi. Karşınızda kapitalizmin yarattığı bir siyasete, ‘ben daha iyi kapitalistim’ diyerek yanıt vermeye kalkınca, ortaya saçma bir durum çıktı. Biri küresel şirketlerin koynuna girerek iktidar olmayı başarıyor, diğeri devlet kapitalizmini savunarak muhalefet etmeye kalkıyordu. Neydi fark?

Ulusalcılık denen olgu yazık ki ölü doğmuş bir anlayıştır. Askere göz kırpan, iktisadi öneriler getirmeyen, ülkenin temel sorunlarına (Kürt ve Alevi örneğinde olduğu gibi) toptancı yaklaşan bu anlayış, en kötüsü korkular üzerine kuruludur. Tükendi.

Bizi diğerlerinde ayırt eden temel unsurlar vardır ve bunlara ulusalcılığın yanıtları muğlaktır; Ekmeğimizi nasıl bölüşeceğiz, bunu bilmek hakkımız. Yurt sevgisi yeterli gelecek mi, yüreklere sızmış milliyetçi ilkelliğin dinmesine?

Liberaller bu sözde İslamcı hareketle kol kola girerek nasıl tarihi bir yanılgıya düştüyse, kimi sosyalistlerin yolunu şaşırıp, milliyetçilerle kol kola giren ve adına ‘ulusalcı’ denen kanatta o kadar büyük bir hata içindedir. Toplumda karşılığı yoktur. Değişen dünya dengeleri sahici sosyalistleri işaret etmektedir!

Türkan hocaya gelince durun bakalım!

Elbet yukarıdaki değerlendirme, tüm Kemalistler yanılgılar içindedir diye yorumlanmamalı. Özellikle Cumhuriyet devriminin doğurduğu, yetiştirdiği bir büyük gövde vardır ki; zamanla sola doğru eğilim göstermiş ve eğer yolları darbelerle kesişmemiş olsaydı, Müslüman topraklardaki önemli bir devrimci hareket olmayı başaracaklardı. Bir diğer toptancı anlayış, liberallerin ‘Bütün Kemalistler cuntacıdır’ dayatmasıdır. Kemalizmin bir damarı ırkçılığa yakın, postal ilişkilerinden ötürü kirlenmiştir, doğru. Ama bu diğer aydınlanmacı, bilime, akla dayanan damarı bağlamaz ve etkilemez. Kantarın topuzu da burada kaçmıştır işte!

Türkan Saylan bu ülkenin gözbebeği olan bir aydındır. Geri kalmış ülkelerin temel sorunları eğer sağlık ve eğitimse, hocanın yaptığı katkının ve planın önemi ortaya hemen çıkar. Cüzzam gibi bir hastalığı bu topraklardan kazımıştır neredeyse. ÇYDD ile de, yoksulun, cahilin kapısından girmiş ve bir büyük eğitim seferberliği başlatmıştır. Öğreniyoruz ki, Kürt aileleriyle iletişim kurmak için bu dili öğrenmiştir. Soruyorum şimdi; böyle bir aydına, Kemaliste can kurban denmez mi?

Kendini bilmez kimi Kürt akademisyenlerin, ırkçı/şoven bir söylemle “Haydi Kızlar Okula” kampanyasını bir asimilasyon anlayışı olarak değerlendirdiğini, burada anımsatmak isterim. Diyeceğim; Türkan Hoca herkesi rahatsız eden bir aydın! “Ne şeriat ne darbe” dediği için, son Cumhuriyet Mitingi’nde konuşturulmayan hoca, niçin hedef alınıyordu sorusunun yanıtı açıktır aslında! Ülke, ya bir cemaatin eğitim anlayışıyla yetişen kuşaklara devir olacak ya da sorgulayan, aydın, bilimsel bilgiye inanan çocukların yetiştiği özgür bir cumhuriyet olacak! Esas kavga, gelecek tasarımına yöneliktir.

Ülkedeki tüm ilerici güçler Türkan Hoca’nın yanında durmalıdır!

Şimdi ne olacak?

Toplum bu ağır havayı daha uzun süre taşıyamaz. Kimi liberal-solcular(!) bile son olanlardan sonra ‘pes’ dediler (Örnek Aydın Engin). Hızla ulusalcıktan uzaklaşan, sahici bir sol söylemle toplumun büyük kesimlerini bir araya getirme zamandır. Yoksulluk, acılar ortaklaştıkça, önümüze yeni bir seçenek doğar. Tarihin en büyük işsizlik oranına ulaşılan şu günlerde, 1 Mayıs fırsat bilinip, tüm emekçiler bir araya gelmelidir.

Unutmayın “Onlar umudun düşmanıdır.”

Enver Aysever

Kaynak: Birgün - 15 Nisan 2009
 

Kazım Genç: ‘AKP kendi derin devletini kuruyor’

Aleviler seçim nedeniyle susuyor. 30 marttan sonra bangır bangır eleştireceğiz. ‘Cumhuriyet’ adını taşıyan parti çarşafa dolanamaz. Geçmişte yaptık, böyle giderlerse baraj altı kalacaklar.”

“AKP, Aleviliği yok etmek istiyor. “Kıldan ince köprü yaptım. Gelsin kullar girsin diye. Ben şöyle durayım, Yiğit isen... Sen geç a Tanrı” diyen Kaygusuz Abdal’ı bile ders kitaplarında hacı yaptılar.”

“Sivas katliamından Tugay Komutanı’nın bilgisi var. Asker ve polis, 35 insanın yakılmasını seyretti. Bir yüzbaşı ve üç polis yangından önce ‘otelde asker ve polis var mı’ diye baktı. Sonra yangın çıktı.”


* * *

NEDEN: KÂZIM GENÇ
Yerel seçimlere beş gün kaldı. Herkes artık yavaş yavaş hangi partiye ve hangi adaya oy vereceğini belirliyor. Acaba Aleviler kime oy verecek? Geleneksel olarak CHP’yi destekleyen Aleviler, ana muhalefet partisinin son “açılımlarından” sonra ne düşünüyor? Eskiden olduğu gibi topluca CHP’ye oy verecekler mi yoksa Alevi oyları bölünecek mi? Çünkü onların oyları seçim sonuçlarının belirlenmesinde her zaman olduğu gibi bu seçimde de önemli bir rol oynayacak. Alevilerin bir önemli rol oynayacağı konu da Ergenekon süreciyle ilgili. Ergenekon soruşturmasının derinleştirilmesine Alevi topluluğu bütün gücüyle sahip çıktığı takdirde, bu ülkede derin devlete karşı toplumsal muhalefet çok daha güçlenebilecek ve Türkiye kirlerinden daha sancısız arınabilecek. Önceleri Ergenekon soruşturmasına kuşkuyla bakan Aleviler, Alevi önderlerine Ergenekoncular tarafından suikastlar düzenleneceği anlaşıldıktan sonra Ergenekon süreci konusunda acaba fikirlerini değiştirdiler mi? Sivas, Maraş, Gazi olaylarındaki “derin devlet” ilişkisini nasıl değerlendiriyorlar? Bütün bunları, Ergenekon’un son dönem tutuklularından eski Özel Harekât Daire Başkanı İbrahim Şahin’in bilgisayarında bulunan suikast planlarında Ergenekon örgütünün ölüm hedeflerinden biri olduğu anlaşılan Alevi ve Bektaşi Federasyonu Genel Sekreteri Kâzım Genç’e sorduk.

* * *

NEŞE DÜZEL: Ardı ardına darbe günlükleri yayınlanıyor... Cephanelikler bulunuyor... Ergenekon örgütüyle ilgili gerçekler ortaya çıkıyor... İki yıl önce yapılan Cumhuriyet mitinglerine Aleviler büyük kitleler halinde katılmıştı. Şimdi bu gerçekleri gördükten sonra o mitingler hakkında ne düşünüyorsunuz?

KÂZIM GENÇ: Adı Cumhuriyet mitingiydi ama, o mitingleri düzenleyenlerin arasında Atatürkçü Düşünce Derneği en öndeydi ve bu derneğin başkanı da emekli bir kuvvet komutanıydı. Ben o dönem Pir Sultan Abdal Derneği’nin başkanıydım. ‘Kardeşim sen kuvvet komutanı olarak, bu ülkeyi yöneten ordunun tepesindeki beş kişiden biriydin. Yetki, güç sendeydi. Niye ülkeyi yönetirken bir şeyler yapmadın da şimdi alanlarda demokrasi demokrasi diye bağırıyorsun? Günaydın! Neredeydin sen?’ diye düşündük tabii. Ve, biz o mitinglere mesafeli durduk. Üyelerimize katılın demedik.

Katılın demediniz ama o kuşkulandığınız o mitingleri de o gün eleştirmediniz değil mi?

Hayır eleştirmedik. Seyrettik.

Bugün Cumhuriyet mitingleri yapılsa Aleviler gene katılır mı?

Bir yerlerden güdümlenmediyse ve gerçekten sivil toplum örgütlediyse katılırlar. Çünkü Aleviler, Yavuz Sultan Selim’den beri padişahlık boyunca çektikleri zulüm nedeniyle cumhuriyete sahip çıkarlar.

Alevilerin çoğunluğunun Kemalist ve ordu yanlısı olduğu söylenir. Bütün bu darbe planlarının, Ergenekon’un ortaya çıkmasından sonra Aleviler arasında bu eğilim hâlâ kuvvetli mi?

Kemalizm ve ulusalcılık olarak değerlendirilebilecek şeyler, Alevilerin cumhuriyetten beri ruhlarına işlemiştir. 1938 Dersim katliamı, Maraş, Malatya, Çorum, Sivas ve Gazi olaylarıyla dönem dönem ağır acılar yaşamış olmalarına rağmen, Alevilerin cumhuriyetteki konumları hiç bir zaman Osmanlı dönemindeki gibi ‘görüldükleri yerde katledilme’ noktasında olmadı. Aleviler bu nedenle hem cumhuriyete hem de demokrasiye sahip çıkarlar. Ama Alevilerin bu yaklaşımı bazılarınca kötüye kullanılmıyor mu? Tabii kullanılıyor. Cumhuriyet mitingleri buna örnektir. Toplum bazen manipüle edildiğini anlayamaz.

Alevilerin çoğunluğunun Kemalist olduğu bir gerçek.

Evet. Tartışmayız.

Kemalizm, içinde demokrasinin yer almadığı altı oklu otoriter bir ideolojidir. Daha doğrusu ordunun ve darbelerin ideolojisidir.

Alevilerin, Kemalizmin içinde olmaları ve Kemalizmin ordunun ideolojisi olması, bir günde ortaya çıkmadı. Dolayısıyla demokrasiye evrilmeleri de bir günde olmayacak. Bu bir süreç. Zaten Alevilerin önemli bir kesimi bugün “ne şeriat, ne postal” sloganını söylüyor.

Ergenekon’un Alevi önderlere suikast planladığı da ortaya çıktı. Sizce neden Alevileri hedef almak istediler?

Geçen yıl Alevi ve Bektaşi Federasyonu’nda yönetim değişti. Ali Balkız genel başkan, ben de genel sekreter oldum. Bizim dönemimizde Aleviler ilk defa bir katliama uğramadan sadece hak talebi nedeniyle meydanlara çıktı. Geçen 9 kasımda Ankara’da 135 bin kişi “ayırımcılığa karşı eşit yurttaşlık hakkı” için toplandı. Bir ay sonra da, Maraş katliamında yitirdiklerimizi Adana’da andık. Orada da 20 bin kişi toplandı. Bu mitingleri görüp, “Alevi toplumu Alevi örgütlerini dinliyor. Bunların yöneticilerine yönelik yapılacak suikastlar, Alevileri sokağa döker. Biz de aralarına 40 provokatörümüzü sokar, bir camiye, bir yerlere bomba koyarsak, toplumda bir kaos yaratır ve böylece ülkede darbe ortamını hazırlarız” demiş olabilirler. 12 Eylül darbesini de Maraş katliamı hazırlamamış mıydı?

Bu suikast planlarını öğrendikten sonra ne hissettiniz?

Ergenekon savcısıyla iki kez toplam beş saate yakın görüştüm ben. Ergenekon’dan tutuklu eski Özel Harekât Daire Başkanı İbrahim Şahin’in bilgisayarından çıkan bizimle ilgili planları gösterdi bize. Başkan Ali Balkız’la bana yerel seçimlerden önce suikast yapmayı planlamışlar. Evimin fotoğraflarını çekmişler. Fotoğraflarda kar vardı. Ankara’da kar aralık başında ve son haftasında yağdığına göre, demek ki o günlerde eve kadar gelmişler. Benim evime kargoyla bombalı paket göndereceklermiş.

Planda, sizi öldürmekle neyi hedeflediklerini yazmışlar mı?

Evet. Eylemin amacı olarak, Alevi toplumunda infial yaratmak, ülkede kaos oluşturmak gibi şeyler yazılıydı. Bana bombalı paketi de yakın bir akrabamın ismiyle göndereceklermiş. Bu iş için sekiz eleman görevlendirmişler. Ali Balkız’ın arabasına da patlayıcı koyacaklarmış. Savcı suikast planlarını gösterdiğinde, ben hukukçu gözüyle belgeler sahte olabilir diye baktım tabii.

Belgeler sahte miydi?

Her sayfanın üstünde bir paraf vardı. “Nedir bunlar,” diye sorduğumda, Ergenekon savcısı bu parafların İbrahim Şahin’in avukatına ait olduğunu söyledi. “Biz arama yaptığımızda dokümanları kutulara, torbalara dolduruyoruz ve mühürlüyoruz. Bunları Emniyet’te sanığın avukatının yanında açıyoruz ve çıkan her evrakı ona paraflatıyoruz.” Bu bilgi benim için önemliydi. Belgelerle ilgili şüphe duymama gerek kalmadı.

Bugün Ergenekon’la ilgili gerçekleri öğrendikten sonra Gazi olayları hakkında ne düşünüyorsunuz?

Maraş katliamı gibi 1995’teki Gazi olaylarını da devletin bir yerlerindeki birileri planladı. Zaten Susurluk’ta mahkûm olan özel timci Ayhan Çarkın’ın, Gazi olaylarında insanların üzerine ateş ederken fotoğrafları çıktı daha sonra. Derin devlet bu işte! Bugün derin devletin adı Ergenekon oldu. Biz Savcı Bey’e Gazi ve Sivas katliamının üzerine gitmesi gerektiğini söyledik.

1995’teki Gazi olaylarında adı geçen Osman Gürbüz bugün Ergenekon’dan tutuklu. Ergenekon davasında yargılananlarla 1993’teki Sivas olayı arasında bir bağ ortaya çıktı mı peki?

Henüz çıkmadı ama Sivas olayı da derin devletin ülkeyi karıştırmak için yaptığı bir eylem. Otuz beş kişinin Madımak Oteli’nde yanarak can vermesine devletin güvenlik güçleri seyirci kaldı. Dönemin Sivas Valisi Ahmet Karabük anlattı: “Beni o olaylar çıktığında Ankara’dan Genelkurmay Başkanı aradı. ‘Asker tüm gücüyle arkanızda. Tugay Komutanımız emrinizde. Olayı hemen çözün’ dedi. O sırada Tugay Komutanı yanımdaydı. Telefonu hemen ona verdim. Genelkurmay Başkanı’yla konuşmasında hep ‘başüstüne’ dedi ve kapattı. Ama sonra Sivas’taki asker benim dediğim hiçbir şeyi yapmadı.”

Sivas olayının içinde dönemin Tugay Komutanı da mı vardı?

En azından bilgisi var. Çünkü olay öyle kurgulandı ki, asker de polis de insanların yakılmasını seyretti. Zaten bizim başkan Ali Balkız o gün Madımak Oteli’nde kurtulanlardan. Yangından hemen önce otele üç polis geliyor, otelin içinde polis olup olmadığını soruyorlar. Yok denince gidiyorlar. Hemen ardından bir yüzbaşı geliyor, o da otelde asker bulunup bulunmadığını soruyor. Yok denince o da gidiyor. On beş, yirmi dakika sonra da otel yanıyor. Madımak’ın önüne iki cemse askerle gelen Alay Komutanı, askerleri otelin önüne dizip yangının çıkarılmasına engel olması gerekirken, geri çekildi. Onu geri çeken güç kimdir? Biz hâlâ bu sorunun cevabını bekliyoruz. Başkan Balkız Sivas olayını en ince ayrıntısıyla Ergenekon savcısına anlattı.

Aslında sorduğunuzun cevabını bulmuşsunuzdur da, sorumlulardan hesap sorulmasını bekliyorsunuz. Öyle değil mi?

Bizim cevabımız hep çok açıktı. Maraş katliamı gibi bunu da devletin bir yerlerinde birileri organize etti. Nitekim Ecevit rahmetli olduktan sonra çekmecesinden MİT’ten gelen bu bilgi notu çıktı. “Maraş katliamını MİT’in içindeki MHP kanadı organize etti” diyordu. Sivas’ın da evrakı bir gün çıkacak elbette.

Aleviler, CHP’nin tabanında önemli bir yer tutuyor... CHP ise Ergenekon’un avukatı olduğunu açıkladı. Bütün bu gerçeklerden sonra Aleviler CHP’yi nasıl değerlendiriyor?

Alevi toplumu özgürlüğüne çok düşkündür. Türkiye çok partili düzene geçtiğinde, “Yeter, söz milletin” diyen Demokrat Parti’ye önce oy verdi. 1957’de ise desteğini çekti. Çünkü sağa güveni kalmadı ve o günden beri de sağa mesafeli durdu. Sağ, Sünni devleti temsil eder. Bugün Aleviler mecburiyetten ve mahcubiyetten CHP’ye oy veriyor.

Aleviler niye mecbur ve mahcup?

Aleviler, şeriatın geleceği ve böyle bir ortamda kendilerinin yok edileceği korkusuyla davranıyorlar. Yoksa Aleviler, CHP’nin kendilerini yok sayması nedeniyle 1999’da alternatif olarak Ecevit’in DSP’sini gördü ve ona oy verdi. Ve CHP o seçimde barajın altında kaldı. 2002 seçiminde ise DSP’nin ikiye bölünmesi üzerine Aleviler CHP’ye oy verdiler ve onu barajın üstüne çıkardılar. Aleviler CHP’ye bu kadar sahip çıkarken, CHP onlara sahip çıkıyor mu peki?

Çıkmıyor mu?

Asla çıkmıyor. O yüzden Aleviler, “Allah kahretsin” diyorlar ve mecburiyetten gidip CHP’ye oy veriyorlar. Onun Ergenekon’un avukatlığını yapmasından da rahatsızlar. “Ergenekon’un avukatıyım” diyene de, “savcısıyım” diyene de bizim iki lafımız var. Bu ülkede 17 bin 542 faili meçhul cinayetin avukatı ve savcısı olmak sizin aklınıza niye gelmiyor?

CHP’nin çarşaf ve kuran kursu açılımları Aleviler tarafından nasıl karşılandı?

Açık söylüyorum. Bizim suskunluğumuz bir şeylerin farkında olmadığımız için değildir. Bizim suskunluğumuz seçim dönemi nedeniyledir. “Aleviler yüzünden birileri kaybetti ya da kazandı” diye seçim sonuçlarıyla ilgili suçlanmamak içindir. Yoksa biz 30 marttan sonra sesimizi bangır bangır çıkaracağız. Eleştirilerimizi söyleyeceğiz. Nasıl “bu ülkenin türban için ölmek isteyen bir başbakana ihtiyacı yok. Bu ülkenin cumhuriyeti ve demokrasiyi savunan bir başbakana ihtiyacı var” diyorsak, “adında cumhuriyet olan bir parti de çarşafa dolanmaz” diyoruz. Biz, 29 Mart akşamına kadar susuyoruz.

Geçen hafta konuştuğum siyaset bilimci Hasan Bülent Kahraman, “CHP’nin çarşaf açılımını kimse ciddiye almıyor ama Aleviler çok ciddiye alıyor. Yerel seçimlerden sonra CHP’nin yönetimini değiştirmek isteyeceklerdir” dedi. 29 Mart’tan sonra bunu mu yapacaksınız?

Eleştirilerimizi kamuoyuyla paylaşacağız. CHP’nin çarşaf açılımını ciddiye alıyoruz. CHP’nin yönetimi bizim eleştirilerimizle değişir mi bilemem ama değişmek zorunda oldukları açık. Böyle devam ederlerse gelecek günlerde gene barajın altında kalacaklar. Bunu görmeleri gerekir.

Bu seçimlerde Aleviler kime oy verecek?

Bu yerel seçimlerde Aleviler CHP’ye değil, daha çok kişilere oy verecekler. Demokrasiden ve emekten yana olan soldaki en kuvvetli isimlere oy verecekler. Mesela İstanbul’da ve Ankara’da CHP’nin adaylarını, Eskişehir ve Bolu’da DSP’nin adaylarını, Mersin’de de DTP’nin alevi adayını destekleyecekler.

Siz Ergenekon davasına müdahil olarak katılabilecek misiniz?

Savcı Bey’e müdahil olmak istediğimizi söyledik ama buna mahkeme karar verecek. Bu ülkenin asıl ihtiyacı, demokrasi isteyen herkesin Ergenekon sürecine sahip çıkmasıdır.

Önceleri Ergenekon’un varlığı Alevilerin de arasında bulunduğu bir kesim tarafından kuşkuyla karşılanmıştı. Bu kuşku ne zaman ortadan kalktı?

Henüz tam kalkmadı.

Sizce, Ergenekon nedir?

Bu yapıya ister Gladio, kontrgerilla, JİTEM ya da Ergenekon deyin derin devlet bu ülkede hep vardı. Tek fark, şimdi devlet Ergenekon’u deşifre etme yönünde adım atıyor. Bu ülkede darbeler hep bu yapı üzerinden yapıldı.

AKP iktidarına mesafeli olduğunuzu biliyoruz. Ergenekon onun iktidarı sırasında ortaya çıkarıldı. CHP’nin tavrına bakıldığında ise onun iktidarında bu çetenin üstüne gidilmeyeceği anlaşılıyor. Bu sizin seçimlerdeki oylarınızı nasıl etkileyecek?

Seçimlerde oyumuzu etkilemeyecektir. Zaten bir iktidar ülkedeki her illegal yapılanmaya karşı demokrasi adına mücadele etmek zorundadır.

Ama sizin oy verdiğiniz CHP mücadele etmek bir yana, “Ben Ergenekon’un avukatıyım” diyor.

Bu, onun yanlışı. Bir kere barajın altında bıraktık, uslanmamış, ne yapalım! AKP’ye mesafeli durduğumuza gelince, onlar da bize mesafeli duruyorlar. Bu sevgisizlik karşılıklıdır. Alevi toplumu sağa oy vermez. Sadece çok azı verir.

AKP’nin Alevi açılımı sizce yeterli mi?

AKP’nin Alevi açılımı bir kandırmaca. “Din kültürü ve ahlak dersi kitaplarına Alevilikle ilgili 32 sayfa koydum” diyor. Bakıyorsunuz, bu ders ilköğretim dördüncü sınıfta başlıyor, onlar ise Aleviliği lise son kitaplarına koyuyor. Lise sona kadar gencin beynini dolduracaksın, sonra bir de Alevilik var diyeceksin. Üstelik onların yazdığı Alevilikle bizim Aleviliğimizin ilgisi yok. Hacı Bektaş Veli’yi bile hacı yapıyorlar. Şiirinde, “Kıldan ince köprü yaptım. Gelsin kullar girsin diye. Ben şöyle durayım, Yiğit isen... Sen geç a Tanrı” diyen Kaygusuz Abdal’ı hacca götürüyorlar. Bu adamın hacda işi ne? Aleviliği asimile edip, Alevi inancını bitirmek istiyorlar.

Neler bekliyorsunuz hükümetten?

Biz eşit yurttaş olmak istiyoruz. Hükümete “AİHM ve Danıştay kararlarını uygula. Okullarda din dersini kaldır ya da seçmeli yap. Ama din dersi okumayı seçen, gitsin okul yönetimine ve bu isteğini bildirsin. Din dersi okumak istemeyen gidip bildirmesin” diyoruz. Biz, devletin din işlerinden elini çekmesini, inancın sivil topluma bırakılmasını ve dolayısıyla Diyanet İşleri’nin lağvedilmesini istiyoruz. Devlet din işlerini finanse etmemeli ve şekillendirmemeli. Sadece denetlemeli, o kadar. Böylece kavga biter. Laik devlette Diyanet olmaz. AKP ayrıca cemevinin Alevilerin ibadethanesi olduğunu kabul etmiyor.

Cemevine ne diyor peki?

“Ben Aleviyim. Benim ibadet yerim cemevi” diyorum. O bize, “cemevi kültür merkezidir” diyor. Kardeşim sana ne? Ben cemevinde ibadet ediyorum ve kendimi böyle tanımlıyorum. AKP ise Alevi köylerine cami yapıp oralara imam atıyor. Türkiye’de 87 bin kadar cami var. Bunun 60 bininin arsası devletin. Bize ise devlet arsa vermediği gibi, bize kendi arsamızın üzerine bile cemevi yaptırmıyorlar.

Başbakan Erdoğan, Aleviler bizim girişimlerimizi yetersiz buluyorsa önerilerle gelsinler dedi. Başbakan’a öneriler götürmeyi düşünüyor usunuz?

Yazar göndeririz. Ama bunu diyen Başbakan’dan biz iki kez randevu talep ettik, vermedi.

Alevilerin kendi aralarında bazı anlaşmazlıklar var. Aleviliğin tanımı üzerinde anlaşamıyorlar. Sizce Alevilik nedir?

Alevilik çok geniş bir inançtır. İslam’ı kapsar ama ne bire bir İslam’ın tamamıdır ne de bire bir İslam’ın dışındadır. İslamiyet’in beş şartının hiçbirini Aleviler yapmaz ama aynı Aleviler “Hz. Muhammet benim peygamberim” der. AKP ise bizim için, “Alevilik İslam’ın farklı bir yorumudur. İbadet yeri de camidir” diyor ve bizi bir tarikat olarak görüyor. Alevileri asimile etmeye çalışıyor.

Aleviler arasında da Alevilikle ilgili görüş farklılıkları var. Niye Alevilik konusunda görüş ayrılığı var?

İslam’da da görüş farklılıkları yok mu? Nurcular, Nakşiler, Aczmendiler neden çıktı? Alevilik konusundaki görüş farklılığının nedeni, Aleviliğin, Anadolu’nun yasaklı inancı ve kültürü olmasından kaynaklanıyor. Katledilme korkusuyla Aleviler yüzyıllar boyunca kendi bölgelerinde kapalı olarak yaşadılar. O dönemde tenkit imkânları da yoktu. Bu yüzden de Tunceli’deki, Balıkesir’deki, Sivas’taki vb. herkes kendi yorumunu yaptı. Farklı yaklaşımlar ortaya çıktı. Aleviler, Sivas katliamından bu yana ilk kez Aleviliği tartışıyorlar. Üstelik bu tartışmayı gizli değil, kamuoyunun önünde açıkça ve özgürce yapıyorlar.

Tekrar Ergenekon’a dönersek... Ergenekon konusunda AKP’nin gizli hesapları olduğundan kuşkulanıyor musunuz?

Çok açık söyleyeyim. Türkiye’de Kemalist, ulusalcı bir derin devlet vardır ve devletin tek sahibi odur, devleti o yönetir. Siyasi parti, sivil hükümet, şu, bu hikâyedir. AKP, şimdi Kemalist derin devleti egale ederken kendi ılımlı İslam’ının derin devletini oluşturmaya çalıştığı konusunda ciddi şüphelerim var. Bunun karşısında demokrasi mücadelesi verilmesi lazım. Çünkü bu süreç bahane edilerek insanlar dinleniyor, bu dinlemeler basına sızdırılıyor ve kişisel özgürlüklere müdahale ediliyor. Ama şu da var...

Evet...

Ergenekon haklı bir süreç. Eğer bu ülkenin kirlerden arınmasını istiyorsak, derin devletteki bu temizliği AKP’nin yapması beni hiç ilgilendirmiyor. 1995’te gözaltında kaybolan 13 yaşındaki Davut’un, Sivas’ta yok edilen 12 yaşındaki Koray Kara’nın, 12 yaşında sırtından 12 kurşunla öldürülen Uğur Kaymaz’ın dramları ortada dururken, ben ülkedeki kirliliği kim temizlerse temizlesin onun yanındayım. Ergenekon süreci kime yararsa yarasın umurumda değil. Artık şunu biliyorum. Bundan sonra bu ülkede kimse faili meçhul cinayetler işleyemeyecek, yargısız infazlar ve katliamlar yapamayacak. Çünkü bunun hesabının bir gün sorulacağını bilecek ve korkacak. İlk kez hesap soruluyor bu ülkede.

Cumhuriyet gazetesi Alevilerin sevdiği bir gazete. Balbay’ın günlüklerinden sonra Cumhuriyet gazetesi hakkında ne düşünüyorsunuz?

İlhan Selçuk’un İttihatçı yapısını herkes bilir. Bizler öğrenciyken kolumuzun altında Cumhuriyet gazetesi var diye dayak yemiş insanlarız. Şimdiki durumu, bizi yaralıyor. Biz demokrasiyi savunur diye düşünüyorduk meğer Gazi olaylarını savunan yönü de varmış...

Endişeli misiniz?

Elbette. Biz Aleviler, din vurgusu güçlü bir partinin sürekli iktidar olmasından ve ona karşı demokrasi mücadelesi verecek bir muhalefetin olmamasından endişeliyiz.

Ordu hakkında ne düşünüyorsunuz?

Ordu siyasetin dışında olmalı ve kendisine verilen görevi yapmalı, seçilmişlere bağlı olduğunu da bilmeli. Ama ordu sivil yönetimle ilgili olarak, ‘onlar beceriksiz, biz başa gelir toparlarız’ diye düşünüyor. Nasıl toparladıklarını gördük. 12 Eylül darbesini gerçekleştirdiler, şeriatçı yapıya sahip bir partiyi başımıza iktidar yaptılar. Keşke ülkeyi ‘toparlamasalardı’ da her gelişmiş ülkede olduğu gibi bu ülkede de bir sol parti oluşsaydı!
 

Kaynak: Neşe Düzel, Pazartesi konuşmaları, taraf gazetesi.(23/03/2009)

 

Karınca kararınca şiirlerim

 

 

 

Laikliğin Alevilikle imtihanı

Alevilerin yarıya yakını Diyanet içinde kendilerine de temsil hakkı verilmesini ve pastadan pay almayı savunuyorlar. Bu laikliğe aykırı bir durumdur çünkü devlete vergi verenler sadece Sünni veya Aleviler değildir. Şayet Anayasa’nın laiklik maddesine sadık kalınacaksa biran evvel dini kontrol etmekten vazgeçilmeli ve halkın vergileri sadece laikliği bozmayacak alanlara harcanmalı.
 

GÜNDEMDE yine Alevilik var. Hükümet Alevi açılımı yapıyormuş. Bunlar konuşulurken hatırıma bundan tam iki yıl önce Aralık 2006’ta dünyaya bomba gibi düşen bir haber geldi: Fransa’nın Bretanya bölgesindeki Plormel kasabasına belediye tarafından dikilen Papa II. Jean-Paul’ün heykeli laiklikle ilgili büyük tartışmalara sebep olmuştu. 8,75 m. yüksekliğindeki devasa heykel, Gürcü Z. Tseretelli’nin eseri idi ve belediyeye tamı tamına 130 bin avroya mal olmuştu.

Tartışmalar heykelin Gürcü birine yaptırılmasıyla, yüksekliğiyle veya maliyetinin kabarık olmasıyla ilgili değildi. Sebep, Fransa’da laikliğin teminatı olan 9 Aralık 1905 tarihli meşhur ‘Devlet ile Kiliselerin Ayrılması’ kanununa muhalif iş yapılıyor olmasıydı. Nasıl olurdu da Fransa gibi laik bir ülkede bir belediye, sınırları içinde bulunan Protestanlar, Ortodokslar, Müslümanlar, Yahudiler, Ateistler ve Deistlerden de toplanan vergiler ile Katolik bir faaliyet için harcama yapabilirdi?

Belediyenin laikliğe aykırı bu davranışı üzerine önce bu bölge sonra bütün Fransa hop oturup hop kalktı. Çünkü Fransa laik bir devlettir ve 1905 Kanunu’na göre devlet veya belediyeler hiçbir inanç için para harcayamaz ve bütçelerinde dinle ilgili bir kalem bulunamaz (m. 2).

Aklıma bizim anayasamızda hem de 1937’den beri Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin laik olarak kaydedildiği geldi. Bunun üzerine laikliğin ne demek olduğuna çok önemli bir ilkeyi de gözden kaçırmadan bir kez daha bakmak istedim. Nedir o ilke?

Ruhani otorite mi?

Özellikle sosyal bilimlerde belli kavramlar belli sistemler ve belli zamanlar için kullanıldıklarında anlamlı sonuç verirler. Kavramların sistemleri ve zamanları dışında kullanıldıklarında açıklama kabiliyetlerini yitirdiklerini hatta ‘komikleştiklerini’ biliyoruz. Örneğin 4 bin yıl önceki Hititler dönemi için ‘mafya’dan veya Osmanlı’da ‘commendatio’dan bahsedilmesi hem anlamsızdır hem de komiktir.

Yoksa Hititlerde de kanun dışı uygulamalar ve Osmanlılarda da intisap ilişkileri vardır ama isimleri ile birlikte işlevleri ve konumları farklıdır. Bu itibarla birçok uygulama, ancak ortaya çıktıkları zaman ve ortam içinde kullanılabilirler.

Laiklik de bu tür uygulamalardan biridir. Dünyevi otorite ile ruhani otorite ayrımının yapılabildiği tarihin belli bir coğrafyasında ve anında, belli bir kültür içinde ortaya çıkmıştır ve yaşaması için gerekli şartlar sağlandığında varlığını koruyabilir. Bu yüzden Musevilik gibi ruhani otoritenin (ruhban sınıfın) olmadığı bir bütünde, laiklik uygulamasını ararsanız çıkmaza girersiniz. Çünkü orada otorite, ruhani ve dünyevi olarak iki parçaya bölünemez.

Museviliğin hákim olduğu bir coğrafyada muhakkak laikliği uygulayacağım derseniz, bu takdirde de laikliğin işlemesi için otoriteyi iki parçaya ayırmanız gerekir. Bunu yaptığınızda da artık ‘Musevilik’ten bahsedemezsiniz. Bu duruma getirilmiş Musevilik en hayati azaları kopartıldığı için mümkün olan en kısa sürede ya yok olacak ya da ucubeye dönmüş bir organizmaya benzeyecektir.

Batı nasıl çözmüş?

Bu kısa uyarıdan sonra laikliğin ne olduğunu hatırlamaya geçebiliriz. Biliyoruz ki Hıristiyanlıkta insanlar ikiye ayrılır: Birinci kısmına klerikos/clericatus denir. Bunlar din adamlarıdır ve ruhban sınıfını oluştururlar.

Bu sınıf kendi içinde tekrar regularis ve saecularis diye ikiye ayrılır. Regularis ruhban, manastırlara kapalı münzevi bir hayat süren zahitlerdir. Saecularis ruhban ise papaz, piskopos gibi halk içinde yaşayan ayin yürütücüleridir. İkinci kısmına laic/laos denir. Yani zahit veya papaz olmayan sade Hıristiyanlar veya ‘halk/avam’. Yani kiliseye mensup olmadığı için herhangi dini bir ayin yürütmeye yetkili olmayan kişi lay-man.

Musevilik ve İslam’da olmayan bir tiptir bu. Çünkü her bir Musevi veya Müslüman herhangi bir dinî ayini yürütmek (msl: namaz kıldırmak, nikáh kıymak) için bir yere bağlı olmak zorunda değildir.

Batı’da laik kelimesinin anlamı daha sonra genişletilerek dini/ruhani bir mahiyet taşımayan fikir, kurum, ilke, hukuk ve hatta binalara da teşmil edilmiştir. ‘Laik fikir, laik bina’ gibi. Laik hukuk denince de mesela bundan dinî olmayan, esaslarını dinden almayan hukuk anlaşılır (bu mümkün müdür? Çok şüpheli. Çünkü hukuk kaynaklarından biri de yazılı olmayan örf, adet, gelenek, teamül olduğu için bu kanallarla laik hukuka bile dinin sızması her zaman ve zeminde kaçınılmazdır).

Yukarıda değinilen ve saecularis-saeculumdan türetilen sekülerlik vardır. Dünyalıların işleri ile meşgul olan ruhban anlamı daha sonra genişleyerek uhrevilikle ilgili olmayıp sadece dünyevi herşey haline gelmiştir. Ne gibi? Yemek yemek, yıkanmak, tuvalete girmek, ev temizlemek, cinsel ilişkide bulunmak v.s. Listeyi uzatıp dinle ilgisiz işler kümesini genişletmek mümkündür.

Bunlar Hıristiyanlık’ta seküler (dünyevi) faaliyetlerdir. Bunların dışında mesela tapınağa, mezarlığa gitmek, vaftiz ve nikáh muameleleri vs. ise Hıristiyanlara göre uhrevi eylemlerdir. Musevilikte ve İslam’da ne dünyevidir, ne uhrevidir? Yemeği sağ elle ye! Musevilik’te etli ile sütlüyü karıştırmadan ye! Tuvalete sol ayakla gir, sol elle taharet yap, sağ ayakla çık! Evini şartla temizle! Musevilik’te cinsel ilişkiden önce, İslam’da sonra boy abdesti al! Musevilik’te cinsel ilişkide bedenler çıplak olarak birbirine temas etmesin diye araya kalınca bir örtü koy! İslam’da cinsel ilişki esnasında üstüne örtü al! ve daha binlercesi. Kısaca bir Musevi ve bir Müslüman’ın dünyadaki her anı, din tarafından uhrevi kılınmıştır (İslam ve Modernite, ed. G. Putlar: 69-70). Biz kalkmış ayrımdan bahsediyoruz.

Vergine sahip çık!

Laiklik de işte tam da bu ayrımdan yani anın, dünyevi ve uhrevi olarak ayrılabilmesinden kaynaklanıyor. Bir gün içindeki dünyevi faaliyetlerin türevi olan işler de siyasi otorite tarafından, uhrevi eylemlerin türevi olan işlerse kilise tarafından yönetiliyor. Hıristiyanlıkta bu yüzden otorite, siyasi ve ruhani olarak ikiye ayrılabiliyor.

Ancak karmaşa, ruhban sınıfının olmadığı ve gündelik hayatta dünyevi-uhrevi ayrımının yapılamadığı Musevilik’te ve İslam’da otorite dünyevi ve uhrevi olarak nasıl bölünecek sorusu ile başlıyor.

Laiklik bu ayrım ile kaim. Ama herşey bununla bitmiyor. Otorite ikiye ayrıldıktan sonra bu parçaların birbiri ile ilişkisinden başka uygulamalar da doğuyor. Yani örneğin siyasi otorite, dini otoritenin altında ona bağlı olursa uygulamanın adı teokrasi oluyor, Vatikan’daki gibi.

Tersi durumda yani dini otorite, siyasi otoriteye bağlı olursa sekülarizasyon adını alıyor, Birleşik Krallık’taki gibi. Biliyorsunuz Britanya’da VIII. Henry’den beri (ö. 1547) hükümdar aynı zamanda Anglikan Kilisesi’nin başıdır, kilise ona bağlıdır ve dini istediği gibi kontrol eder!

Şimdi geldik Türkiye örneğine: Türkiye Cumhuriyeti’nin anayasasında devletin laik olduğunu belirttim hem de 1937 yılından beri. Bu bize bir şeyi işaret ediyor. Demek ki anayasaya göre Türkiye’de hem günlük işler hem de onun türevleri, dünyevi ve uhrevi olarak ayrılıyor ve muameleler bunun üzerinden yürüyor, aynen Fransa’da olduğu gibi.

Anayasaya böyle bakıldığında Türkiye’nin ciddi meselelerle karşı karşıya olduğunu görürüz. Bunların başında para meselesi gelir. Kısaca Türkiye’de yaşayanlardan toplanan vergilerin ayrımcılık yapılmadan harcanması meselesi. Bu alanda laikliği zedeleyici yüzlerce örnekten birkaçını zikredeyim:

1999 depreminden sonra bedelli askerlik yapmak üzere Kütahya’ya gittiğimde tugay içinde tugay komutanının nezdinde ve Arapça dualar eşliğinde Kütahya müftüsünün yönettiği İslami bir ayine dáhil edildik. Dualara başlandığında herkes gibi biz de ellerimizi kaldırdık. Hemen yanımdaki Musevi ile önümdeki Rum-Ortodoks’un da ellerini ‘mahalle’ içinde olmadığımız halde ‘toplumsal baskı’ ile açtıklarını gördüm. Ardından onların da ödedikleri vergiler ile satın alınmış bir koç hem de inanmadıkları bir dinin ayini ile kurban edildi. İtiraz edebildiler mi veya daha sonra edebilecekler mi? Ne mümkün!

Laik değil seküleriz

3 Mart 1924’te kurulan Diyanet İşleri o tarihten beri her yıl devlet bütçesinden mühim bir pay almakta ve bunu ‘Sünni’ Müslümanların bin türlü işi (camilerin, tuvaletlerin yapımı, onarımı, imam ve müezzinlerin maaşlarının ödenmesi vs.) için harcamaktadır. 2008 yılında bütçeden aldığı pay 2 milyar liradır.

Aslında bu meblağın önemi yoktur. Önemli olan bunun devlet bütçesinden karşılanıyor olması ve bütçenin de Sünni Müslümanlar yanında Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olup da Alevilerin, gayrimüslimlerin, ateistlerin ve deistlerin ödedikleri vergilerden oluşmasıdır.

Bu örneklerin laiklikle bağdaşmadığı ortadadır. Türkiye’deki sistem laiklikten çok sekülarizasyona benzemektedir.

Siyasi otorite, Fatih Sultan Mehmed’den itibaren suni şekilde varlığını kabul ettiği dini otoriteyi kontrolü altına alarak ülkede rejimin kabul ettiği ve bünyesinde zaman zaman değişiklik yaptığı Sünni bir homojenite oluşturmaya çalışmaktadır.

Ama anayasada laiklik yazmaktadır hem de Atatürk’ün ölümünden bir yıl öncesinden yani İsmet İnönü’nün son başbakanlığı olan 1937’den beri. Evet, yazıyor hem de açık açık.

Bu bana kütükte yanlışlıkla erkek yazıldığı için mavi nüfus cüzdanı verilen ve bu yüzden askere çağrılan ve bir türlü evlenemeyen kadınları veya tersi durumları hatırlattı. İşte Diyanet İşleri’nin devlete bağlı olması hali laikliğe aykırı uygulamalardan biridir.

Dini kontrol etme

Ateist Aleviler de dáhil Aleviliği bir din, bir kültür, İslam dışı bir doktrin olarak kabul eden tüm Alevilerin yüzde 97’si Diyanet’in bugünkü durumundan memnun değildir. Memnuniyet nasıl sağlanacak sorusunun cevabı ise çeşitlilik kazanıyor.

Alevilerin yarıya yakını Diyanet içinde kendilerine de temsil hakkı verilmesini ve pastadan pay almayı savunuyorlar Diyanet içinde Alevi bir müdürlük bu taleplerden. Prof. Y. Sabuncu bunun ‘Katolik kilisesinde Protestan bölümü’ kurmak gibi işe yaramaz bir çözüm olduğunu söylüyor.

Ama işin gözden kaçan daha mühim bir noktası var: Böyle bir aşı yapılacaksa bile laikliğe aykırılık yine devam edecektir. Çünkü vergi verenlerin hepsi Müslüman (Sünni veya Alevi) değildir ve onların vergileri kabul etmedikleri inanç sistemleri için hálá harcanıyor olacaktır.

Son olarak anayasanın bu maddesine sadık kalınacaksa biran evvel dini kontrol etmekten vazgeçelim ve vergileri sadece laikliği bozmayacak alanlara harcayalım. Yok, eğer sadık kalınmayacaksa laikliği çıkarıp yerine irticai bir faaliyet olarak (1924 Anayasası’ndaki gibi) devletin dini İslam dinidir diye yazalım. Müslümanlar dışındaki herkesi de vatandaşlıktan atıp statülerini zımniliğe indirgeyelim. Görelim bakalım o zaman halimiz nice oluyor!

TEYFUR ERDOĞDU
Dr. Yıldız Üniversitesi Öğretim Üyesi

Kaynak: Star gazetesi - Açık görüş - 12 Ocak 2009
 


 

 

DOSYALAR BÖLÜMÜMÜZDE SESLİ DÜŞÜNELİM..... Beni tıklayınız....

İnsanoğlunun Dünyayı 3 000 000 000 000 000 000 000 000 000 000 000 başka canlı ile paylaştığı hesaplanmıştır.

 

Copyright 2004. Üzümbaba sitesi. All Rights Reserved

www.alevileriz.biz