E

Ğ

E

R

 

İ

N

S

A

N

 

İ

S

E

N

 

Ö

L

M

E

Z

S

İ

N

 

K

O

R

K

M

A

H

İ

Ç

B

İ

R

 

M

İ

L

L

E

T

İ

 

V

E

 

İ

N

S

A

N

I

 

A

Y

I

P

L

A

M

A

Y

I

N

I

Z

B

İ

L

İ

M

 

B

İ

Z

İ

M

 

Y

O

L

U

M

U

Z

D

U

R

 

S

E

V

G

İ

 

B

İ

Z

İ

M

 

D

İ

N

İ

M

İ

Z

D

İ

R

 

Üzümbaba çubuğu yardımcınız olsun

       Adresimizii sık kullanılanlara ekleyiniz Açılış sayfası yap ziyaretçi istatistiği

     

Düşünceler

İnternette Arama

Cumhuriyet ve Aleviler

 
2014  Kültür kenti 'UMEÅ'

31 yıldır yaşadığım ve 3 çocuğumun doğum yeri olan 'Umeå' kenti 2014 kültür kenti olarak seçilmiştir.

Umeå adı türkçe okunuş şekli ile Ümeo olarak okunur.

Tren istasyonu

Umeå kentini biraz tanıtayım:

Umeå İsveç'in bir kuzey kentidir. Başkent Stockholm'a uzaklığı 650 kilometredir. Kent bir Üniversite kentidir(ben de bu üniversitede okumuştum, şimdi de kızım okumaktadır).

Tarihini özetlersek, İsveç'in kuzeyi genelde ormanlık alanlarıdır. Buralarda eskiden beri genelde Samiler yaşamaktaydılar. Küçük küçük yerleşim alanları bulunmaktaydı. Umeå kenti de bu küçük yerleşim birimlerinden biriydi.
Kentin adı 14. yüzyılında ön plana çıkmaya başlar. Ancak birkaç küçük ahşap binalarla ayakta kalmaya çalışan kent 1590 yıllarında önemini yitirir. Kentin kaderi İsveç Kralı Gustav II Adolf tarafından 1622 yılında yeniden değiştirilir. 1638 yılına gelindiğinde ahşap evlerin sayısında artma olur ve kent özelliğini 1714 yılına kadar taşır. 1714-1720 yıllarında Rus saldırılarıyla birlikte yeniden yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalır. Kent tamamen yanar. 1809 Fin-Rus savaşında bölge kısa bir süre Rusların elinde kalır. Umeå kenti, 1888 haziran ayında bu kez de büyük bir yangınla neredeyse yok olur. 3000 nüfuslu kentin 2/3'ü evsiz kaldı. Yeniden inşa edilen kentin büyük bulvarlarının kenarlarına ileride olabilecek yangınların yayılmasını önleyebilmek için huş ağaçları dikilir. Bundan dolayı kentin adı huş ağaçlarının kenti olarak bilinmektedir(Björkarnas Stad).

Umeå kenti


Kente 1965 yılında kurulan üniversite kentin geleceğini temelinden değiştirir. İskandinavya nüfusunu göz önünde bulundurursak Umeå nüfusunda 45 yılda patlama olur. Bugün nüfusu 120 bin civarındadır. Bu nüfusun 30 bini üniversite öğrencisidir. Bunun yanısıra diğer eğitim alanlarıyla birlikte kent tam bir eğitim kentine dönüşmüştür. Umeå Üniversitesi bugün dünyanın saygın gördüğü üniversitelerden biri konumuna gelmiştir. Kent de bilimsel gelişmelerle dünyanın en gelişmiş kentlerden biri durumuna gelmiştir.. Kent artık kartları büyük oynamaya başlamıştır. Gelişme hiç bir hız kesmeden devam etmektedir ve şu an İsveç'in en hızlı gelişen kenti durumundadır. 2014 kültür kenti olarak seçilmesi boşuna değildir. Her yıl düzenlenen çeşitli kültür festivalleriyle dünyada tanınmış bir kültür kenti özelliğine kavuşmuştur.

Başarılarıları ile ödülleniyor ve kutlamak gerekiyor.

Bakalım 2014 yılına gelene dek kentte ne gibi sürprizler sıradadır, şimdiden  merak etmeye başladım doğrusu. Ama çok tatlı sürprizlerle karşılaşacağımızdan eminim. Buna gücü, bilgisi ve becerisi vardır bu kentin.



 Umeå hakkında bilgi:

Nüfus: 112 732 (2008-12-30) 
Yaş ortalaması: 38 år 
Alan: 2 317 km2 
Şirket sayısı: 12 000 
Öğrenci: 29 000 
spor yapma pisti: 160 km 
Bisiklet yolu: 180 km 
Huş ağacı: 3 000 
Kent olma tarihi: 1622 
 
Ortalama hava durumu: 
   
Güneş: 1782 saat/senede
Güneş doğması 21/6: 02.21 
Güneş batması 21/6: 22.59 
Ortalama sıcaklık ocak-şubat: -8,5˚C 
Ortalama sıcaklık haziran-ağustos: +14,0˚C 
Yağmur alması: 668 mm/senede

Kentte toplam dernek:
600

Kütüphane:

Kent  merkez kütüphanesi, günlük ziyaretçi 3000, yıllık kitap ödünç alma, kent nüfusu kişi başına 11,2


En önemli Festivaller:

Kulturgecesi, Umeå internasyonal Jazzfestival, Umeå internasyonal filmfestival, Umeå Open, She's got the beat, Visfestival(halk müzikleri festivali), Samiler haftası, MADE in Umeå, Umeå fotbolfestivali


Önde gelen Tiyatrolar
:
Umeå teaterförening (Umeå tiyatro derneği)-İsveç'in en büyük tiyatro derneği, Norrlandsoperan(Kuzeyoperası), Ögonblicksteatern(Anlık tiyatro), Profilteatern(Profiltiyatro), Grotteatern(Mahzen ya da mağara tiyatrosu), Skuggteatern(Gölge tiyatrosu)


Müzeler:

Västerbottens museum
(
Vesterbotten-coğrafi bölgenin adıdır- müzesi-ülkenin en çok ziyaret edilen müzelerindendir). Bildmuseet(Resim müzesi- internasyonal).

Kaynak bilgiler Umeå Belediyesindendir

Üzümbaba
11 eylül 2009

Eski yazılar

 

 

 

 

Bektaşi fıkraları

 




 

 

 

 


Subscribe to RSS headline updates from:
Powered by FeedBurner

 

'İkinci Ergenekon iddianamesi' indirip okuyabilirsiniz!


Yakıldılar, Yandılar... Ama Kül Olmadılar...

 

PSAKD Genel Başkanı Fevzi Gümüş'ün 2 Temmuz Sivas Anma Törenleri Konuşma Metni

 

Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Genel Başkanı

Av. Fevzi Gümüş

2 Temmuz 2010 Cuma günü /  Sivas-Madımak Oteli önü

*****

Madımak katliamının üzerinden 17 yıl geçti. Ancak hala Madımak katliamında birinci derecede rol üstlenen katiller 17 yıldır Avrupa’da tatil yapıyorlar.

Katliam hala bütün boyutları ile ortaya çıkarılmadı, devletin katliamdaki sorumluluğu, hukuki olarak tanımlanmadı. Katliamın karanlıkta kalmış gerçek failleri henüz bulunamadı.

Ve ne yazık ki Madımak hala müze yapılmadı.

Bize göre Madımak katliamı, Şeyh Bedrettin’i asıp binlerce Canı kılıçtan geçirenlerin, Alevileri katleden Yavuzların, Yol Ulumuz Pirimiz Pir Sultan Abdal’ı asan Hızır Paşaların, Koçgiri’de Alevileri katletmek için görevlendirilen Topal Osman’ların, Dersimde binlerce canımızı mağaralara doldurup yakanların, Maraş, Çorum, Gazi katliamlarını yapanların yaptığı insanlık dışı bir katliamdır. 

Madımak’ta Metin Altıok ve Behçet Aysan şahsında şiirimiz, Koray Kaya Canımız şahsında çocukluğumuz, 17 genç kızımız ve kadın canımız şahsında kadınlarımız ve semahımız, 70 yaşındaki Asım Bezirci ve Nesimi Çimen şahsında kültürel belleğimiz, Muhlis Akarsu, Hasret Gültekin canlarımız şahsında deyişlerimiz, türkülerimiz yakılmıştır.

*****

Katliamdan önce ozanlar anıtını tekbir getirerek yerlerde sürükleyen ırkçı, gerici, şeriatçı, faşist sürüsü bu pervasızca cesareti kimlerden, nereden almıştı?

Başta dönemin Cumhurbaşkanı, Başbakanı, Başbakan Yardımcısı, İçişleri Bakanı, Valisi, Komutanı neden katliamı seyretmişler ve katliamcılara müdahale etmemişlerdi?

Katliamın hemen ardından Başbakanın “Çok şükür halkımıza bir zarar gelmedi!” demesi, katliamı onaylayan bir siyasi tavır değil miydi?

Katliamın üzerinden 17 yıl geçmiş olmasına karşın neden hiçbir hükümet Madımak Oteli’nin müze olması konusunda somut bir çalışma yapmadı?

****

8 yıldır tek başına iktidarda olan AKP Hükümeti neden “açılımların” içinde boğulmaya başladı?

Açılımlarının” ilkini “Alevi Açılımı” diye başlatan AKP Hükümeti’nin “Alevi açılımından” amacı, Aleviliği Diyanete ve ilahiyatçılara tanımlatarak sünnilik içinde eritip asimilasyon yapmaktan öteye gitmemiştir.

Alevi açılımı” yapıyorum diyen AKP Hükümeti hala Alevi Köylerine cami yapıyor. “Zorunlu Din derslerini” kaldırmıyor. “Siyasal İslam’ı” sadece Türkiye’de değil Ortadoğu’da bir siyasi proje olarak yaşama geçirmenin çabasını yürütüyor. AKP “Alevi Açılımı” konusunda samimi olsaydı Madımak Oteli bu gün müze olmalıydı. Ama hala “Anı evi, kütüphane, çiçekçi, park” vb. teranelerle oyalama politikasına devam ediyorlar. Madımak otelini müzeye çevirmeyerek, katliamın izlerini yok etmeye çalışıyorlar.

*****

Yaşadığımız yüzyıl temel haklar ve özgürlükler çağıdır. Devlet ve hükümetler şeffaf ve insan haklarına hizmet eden, demokratik politika yürüten kurumlar olmalıdır. Kendi yurttaşına tek tip “Türk, İslam” gömleği giydirme politikası artık tutmaz. Bu ilkel ve ırkçı bir politikadır. Türkiye’de her toplum kendi kimliği ve kültürü ile özgür, demokratik bir ortamda yaşayabilmelidir.

Bizler, Alevi Sorununa demokratik çözüm isterken bunun temel göstergesinin Madımak olduğunu ısrarla vurguluyoruz.

Türkiye, geçmişindeki bu utancı temizlemek, geleceğini de aydınlatmak zorundadır. Evet, Madımak Müze olmalıdır : burada yakılan canlarımızın anısına saygı için, şiire, semaha, sanata, edebiyata, kültürel değerlerimize ve Alevi İnancına saygı için Madımak Müze olmalıdır. Bir daha böylesine bir katliamı yaşamayı engellemek için Madımak Müze olmalıdır.

Madımak Oteli’nin müzeye dönüştürülmesi, Yeni Madımaklar yaşamamak için 2 Temmuz’un unutturulması yönündeki girişim ve çabalara set çekmek, toplumun ve devletin yüzleşmesini sağlamak bu açıdan önem taşımaktadır.

Bizler 17 yıldır kararlı bir şekilde Madımak katliamının, sadece Madımak’ın da değil, bir arada yaşama kültürünü tahrip eden karanlıkta kalmış bütün katliamların aydınlığa kavuşturulması için mücadele veriyor ve laikliği, bireyin ve emeğin özgürleştirilmesini, devletin demokratikleştirilmesini savunan güçlerle omuz omuza olmayı önemsiyoruz.

Bu gün burada sağladığımız birliktelik farklı kültürlerin ve inançların bir arada yaşayabileceği eşit, özgür, demokratik bir Türkiye özleminin gerçekleşmesine umut oluyor. Birliğimiz Madımak katliamını unutturmak isteyen çevrelere etkili bir cevap oluyor.

Pir Sultan Abdal ve 33 Canımızın yolundan yürüyen yüzü ak, bilinci berrak insanlar Laik, Demokratik Türkiye’nin yaratılması yürüyüşümüzde hepinizi saygıyla selamlıyorum.

 

Kaynak : alevihaberajansi.com - 2 Temmuz 2010



Dünya neden suskun?

 

Dünyanın gözü önünde beyaz bayraklı bir sivil yardım konvoyuna silahlı komandolarla baskın yapıp içindeki silahsız insanları öldürürsen dünya ayağa kalkar değil mi?
Muhtemelen Mavi Marmara’dakiler de öyle düşünüyordu. Ama öyle olmadı.
Dünya, olanlardan “üzüntü duydu”, ayıpladı, yarım ağız kınadı.
Batı medyası bunu Türkiye ile İsrail arasındaki gerginliğin kaçınılmaz sonucu olarak yorumladı. Nasıl olur?
İnsanlık nasıl bu kadar vicdansızlaşabilir? İsrail, 10 Amerikalı sivili öldürse tepki bu mu olurdu?
* * *
Oysa yaşanan, Amerika’nın şımarttığı “güç sarhoşu” bir devletin, uluslararası hukuku, insan haklarını, egemenlik yasalarını çiğneyen aleni bir terör saldırısı...
Muhtemelen Türkiye’ye “Bana bulaşırsan başına bunlar gelir” mesajı vermeye dönük bir güç gösterisi...
Silahsız bir müdahaleyle kolayca kontrole alabileceği bir gemiye, karasularına girmesini bile beklemeden ateş açarak yaptığı gaddarca bir meydan okuma... kışkırtma...
Öyleyse Batı’nın suskunluğu neden?
* * *
Hep İsrail lobisinin gücünden söz edilir bu durumlarda...
Bir de Batı’nın Yahudi soykırımından ötürü hissettiği suçluluk duygusundan...
O suçluluk duygusuyla İsrail’i kınayamamasından... Ama bence burada bunlardan fazlası var:
Batı’daki temkinliliğin önemli bir nedeni, -Mavi Marmara’nın yolcu listesi ne kadar kozmopolit olursa olsun- bu kampanyanın “insani değil İslami” bir manzara arzetmesinden...
Önayak olanların, Hamas’la ilişkilendirilmesinden...
Zaman zaman anti-semitik görüntü vermesinden...
* * *
1970’li, 1980’li yıllarda Filistin davası dünyanın, özellikle de sosyalistlerin sahip çıktığı simge davalarından biriydi.
Arafatsadece o davanın değil, emperyalizme bayrak açan “mazlum milletler”in lideriydi. FKÖ’nün erimesi, “uzlaşmacı” Arafat’ın tecrit edilmesi, dünyada solun gerilemesi sonucu Filistin davası da “İslamileşti”, siyasi değil, dini bir sorun olarak görülmeye başladı.
“İşgalci bir güce karşı Filistin halkının meşru direnişi” iken, kökleri İsa’ya, Musa’ya uzanan bir “Yahudi-Müslüman çatışması”haline sokuldu. Bu, hem İsrail’deki radikallerin hem de dini kimliğini politik kimliğinin önünde tutan Filistin örgütlerinin işine geldi. Onlar böylece saflarını sıklaştırabildiler.
Ama Batı, Filistin’e vereceği desteğin radikal İslam’ı güçlendireceği kaygısına kapıldı. Bugünkü suskunluğun kökenini biraz da bu kaygıda aramak lazım.
* * *
Son yardım konvoyu eyleminin içeriğine bakın:
Sivil itaatsizlik... anti-militarizm... barış inisiyatifi... işgal kırıcılık... Eski sosyalist eylemlerin bayrakları bunlar...
Bugün İslami hareketin gönderine çekilmiş durumdalar. Eğer Filistin davası yeniden “insanlığın davası” haline dönüştürülecekse;
-konunun “dinler çatışması”görüntüsünden çıkarılması,
- Hamas’ın tekelinden, “şehitlerimiz” söyleminden uzaklaşılması,
- Hamas’ın insanlık dışı eylemlerinde de bu kadar duyarlı olunması
- “Bir suçlu bulduk” deyip elde kanıt olmadan PKK
saldırısını da İsrail’e yıkma türü kolaycılıklardan cayılması,
- “anti-semitik” yaklaşımdan kaçınılması,
- barış yanlısı Musevilerle dayanışılması gerekiyor.
Batı’daki duyarsızlık barikatının yıkılmasının, sorunun BM, AB gibi uluslararası platformlara taşınmasının ve Gazze’deki drama bütün insanlığın sahip çıkmasının koşulu bu...

 

Can Dündar

Milliyet(1 haziran 2010)



Mavi Marmara Baskını ve Ortadoğu'da Yeni Dengeler

 

İsrail'in tutumu, meydan okuma politikası, herkese rağmen Filistinlilere karşı uygulanan zulüm artık başka türde bir uluslararası siyaset refleksi oluşturacak ve artık Türkiye'nin rolü değişmiş olacaktır. Barışa karşı bu denli direnen İsrail, siyasi etkisini aşırı sağcılar üzerinden yönlendirmeye devam ettiği taktirde, bölge istikrarı tüm dünyanın aleyhine değişecektir.

 

İsrail'in insani yardım malzemesi taşıyan, içinde silahsız sivillerin yer aldığı bir filoya yönelik saldırısı bütün dünyada önce şaşkınlık, ekranlara yansıyan vahşi görüntüler ortaya çıktıktan sonra da büyük bir öfkeye dönüştü. Deniz ortasında meydana gelenler, askeri amaçlar taşımayan bir grup uluslararası gönüllüye yönelik silahlı baskın askeri açıdan da, siyasi bakımdan da "fiyasko" sözcüğü ile tanımlanabilir, diplomatik olarak bu durum İsrail'in bindiği dalı kesmesi anlamını taşıyor. Gelinen bu nokta, İsrail için Ortadoğu'da gelinen yeni aşamayı göstermesi açısından yeni dengeler oluşturacak bir dönemi açacak.

 

Yıllardır bölgede her ne yaparsa yapsın dünyanın sessiz kalmasına alışan bizler için olayın hemen ardından verilen tepkiler, İsrail'i yönetme iddiasındaki aşırı sağcı politikacıların ülelerini dünya kamuoyunda nasıl yalnızlaştırdıklarını göstermesi açısından ibretlik. Olayın hemen ardından aralarında Türkiye, İspanya gibi ülkelerin büyükelçilerini geri çekmesi, Yunanistan'ın devam eden ortak askeri tatbikattan çekilmesi ve askeri temaslarını iptal etmesi, düna basınının verdiği tepkiler bundan sonra yaşanacakları en azından öngörebilmemizi sağlıyor.

ABD'de Obama yönetiminin iş başına gelir gelmez İsrail'e karşı geliştirdiği yeni politikalar en yakın müttefiki ile arasında gerilimin artmasına neden oldu. Bütün dünyanın haksız olduğunu kabul ettiği Gazze saldırısı ve HAMAS'a yönelik ambargo sonrasında, başbakan Erdoğan'ın "bir dakika" çıkışı ile birlikte gerilen Türkiye - İsrail münasebetleri aşırı sağcı Netanyahu hükümetini bir anlamda köşeye sıkıştırmaya başlamıştı.

 

Dışişleri bakanı Lieberman tarafından temsil edilen İsrail'deki koalisyon hükümetinin faşizan üyelerinin ABD'yi bile dışlayan dünyaya meydan okur nitelikteki tavırları, İsrail'in en yakın bölgesel müttefiki Türkiye'yi ʻalçak koltukʻ politikası ile dışlama gayreti, ilişkileri artık onarılması yakın vadede onarılamayacak noktaya getirmişti. Bir vakitler Filistinlilere yönelik tepki uyandıran muamelelerin ardından bile bir şekilde yoluna giren ilişkiler artık iyice bozulmuştu.

Netanyahu'nun Doğu Kudüs'te İsrail'in Filistinlileri evlerinden zorla çıkarıp bu evlere Yahudi yerleşimcileri yerleştirmesi ve yeni yerleşim yerleri inşası konusundaki inadı nedeniyle başta yeni ABD yönetimi olmak üzere tüm dünyayı karşısına alarak ilk hatalı adımını atmıştı.

 

Geçen yaz İsrail'de bulunduğum süre içinde yaşadıklarımı daha önce de bianet'te okudunuz. İsrail'in tüm bu askeri, ticari, siyasi anlamda Türkiye'yi tamamen kaybetmesi anlamına gelecek Mavi Marmara baskını ise meselelerin üzerine tuz biber ekti. Sivillere yönelik acımasız saldırının uluslararası hukuku ilgilendren boyutunu hukukçulara bırakıp, olası siyasi gelişmelerin peşine düşmenin vakti geldi.

 

İsrail uluslararası yardım örgütlerinin sivil gönüllülerine saldırarak tarihinde yeni bir dönemi başlattığını söylemek mümkün mü? Ankara'nın politik tercihleri artık geçmişten daha farklı bir Ortadoğu tahayyülü getirecektir. İsrail'in Mısır ile sürdürdüğü örtülü ittifak bir tarafa, Gazze saldırısının ardından dünyanın verdiği tepkiler artık işlerin İsrail için eskisi kadar kolay olmayacağını gösteriyor. Zira askeri işbirliği konusunda Türkiye ile devam eden anlaşmaların zedelenmesi bölgesel dengelerin değişmeye başlayacağının işareti olarak algılanabilir.

Neoliberal, ılımlı islamcı profili ile AKP'nin dengelere müdahale inisiyatifini ele alma çabaları kendisini yakın bir zamanda iyice göstermee başlayacaktır. Marmaris'teki Aksaz Deniz Üssü'nden sessiz sedasız devriye görevine çıkan filo ile Türkiye artık Akdeniz çanağında kendisini iyice gösterecek, ihtimal bu durum Doğu Akdeniz'de gerginliği de artıracaktır. Ankara'nın bölgesel güç olma yolundaki iradesini ʻyeni düşmanʻ doktrini üzerinden kurması, hem Avrupa Birliği hem de Amerika Birleşik Devletleri açısından başka bir stratejinin gerekliliğini ortaya koyacaktır.

 

Mavi Marmara baskını ile birlikte Türkiye yukarıda sözünü ettiğimiz askeri etkinlik niyetine de meşruiyet kazandırmış oldu. Kısacası yaşananlar bölgenin stratejik önceliklerini değiştirecektir. İsrail'in tutumu, meydan okuma politikası, herkese rağmen Filistinlilere karşı uygulanan zulüm artık başka türde bir uluslararası siyaset refleksi oluşturacak ve artık Türkiye'nin rolü değişmiş olacaktır. Barışa karşı bu denli direnen İsrail, siyasi etkisini aşırı sağcılar üzerinden yönlendirmeye devam ettiği taktirde, bölge istikrarı tüm dünyanın aleyhine değişecektir.

Bu aynı zamanda bölgede silahlanmaya bütçeden ayrılan payların artması manası taşıyacaktır. Başbakanın AKP grubunda yaptığı konuşmada İsrail'e atfen "Türkiye yeni yetme, köksüz bir devlet değildir" ifadesi bu durumun habercisidir.

Bu nedenle Mavi Marmara'da sivillere yönelik siahlı baskın ne yazık ki yeni bir dönemin başladığını gösteriyor. Yapılması gereken, İsraillilerin bir an önce demokratik yolardan devreye girip aşırı sağcı iktidarı değiştirmesi, kamuoyu baskısı ile Gazze'ye karşı uygulanan ambargonun kalkmasını sağlaması gerekiyor. Bölgenin yeni gerginliklere değil, yıllardır yokluğunu hissettiren barışa ne kadar ihtiyaç duyduğunu söylemek artık sadece peri masalı okumanın önüne geçmelidir.

 

Murat Utku

Kaynak: bianet.org (1 haziran 2010)



 

Karınca kararınca şiirlerim

 

 

 

Yakıldılar, Yandılar... Ama Kül Olmadılar...

 

Sivas vahşetinin üstünden 17 yıl geçti…

Yazık, Koray Kaya 12 yaşından 13’üne gelmiş olacaktı. Serpil Canik, İngiliz dilini kazanacaktı. Gülender Akça, Açık öğretimi bitirecekti. Muammer Çiçek ile İnci Türk nişanlanmış olacaktı… Olmadı…

Asım Bezirci bir inceleme kitabını daha bitirmiş olacaktı. Behçet Safa Aysan gene bir şiir kanatacaktı. Hasret Gültekin gene notalara basacak ve bizi ağlatacaktı… Olmadı… Katil sürüsü buna izin vermedi…

Tam 17 yıl geçti… Kimi unuttu, kimi sineye çekti… Ama benim gibi düşünen çoğu insan ne unuttu ne de sineye çekti…

Katliam olduktan sonra ki ilk beş yıl gerek davalarda gerekse suçluların cezalandırılması için çok koşuşturuldu. Tabi bu koşuşturanlar ölenlerin yakınları ve onlarla gönül ortaklığı yapmış insanlardı… Bu onlar için namus borcuydu. O zaman ki süreci kısaca anlatırsak, DGM’de ki en alt görevliden en üstüne kadar olaya ne kadar duyarsız olduklarını görmüş, Türkiye halkının büyük çoğunluğunun, katiller ellerinde benzin bidonlarıyla kapılarına dek dayanmadıkça, kıpırdamayacaklarını anlamıştık. Ya da o zamanın aydınlarının korkularından mıdır bilinmez kumdan kafalarını çıkarmadıklarını gördük.

Sivas vahşetini yaratanların, onu aynı zamanda örtme, unutturma, geçiştirme azminde ve kararlılığında olduklarını da kavradık.

Bütün bunlara rağmen mücadele etmek gerekiyordu, eksiğimizle, fazlamızla ettik, ediyoruz…

Bugün, olayın sıcaklığı geçtikten, duygusal ortamdan uzaklaştığımızda neyi ihmal ettik diye dönüp baktığımızda şu noktalar göze çarpıyor:

1- Şenlikten iki hafta önce, şenlik programı açıklandıktan sonra, 16 Haziran 1993 tarihli imzasız bir mektup geliyor Pir Sultan Abdal Derneği’ne. Bu mektubun kimi satırları şöyle; ‘Sizler, Hz. Ali’ye tabi olduğunuzu iddia ederek… Aleviyim diyerek Kemalist olmak, iki yüzlülük ve şirktir. Size tavsiyemiz kimliğinizi Kemali olarak değiştirmenizdir. Neden ki; Hz. Ali sizden davacı olmasın. Ancak ve ancak müminler kardeştir. İnancımıza saldıranlarla savaşmak cihadımızdır.

Kardeşimiz de değil. Çağdaşlık, inancını her çağda muhafaza etmektir. Çağa göre fikir ve şekil değiştirmek değildir. Yaşamın sorumlulukları nefse olan sorumluluklar değil, Allaha olan sorumluluklardır. Güzel toplumumuzun bünyesine vurulmuş birer paslı çivi olan Laiklik ve Demokrasi hiçbir zaman insanlara huzur sağlayamaz.HUZUR İSLAMDADIR.’

Sivas Gemerek’ten postaya verilen bu mektup hiç tartışılmadı…

1994 Ağustos tarihli Teori dergisinde Dr. Şükrü Günbulut’un yazısından alıntılarla anlatalım:

KATLİAM HAZIRLIKLARI:

Sivas’a vardığımız 1 Temmuz sabahı, Madımak Oteli önünde ki, sokağın Cumhuriyet Caddesi’ni kestiği köşede bir taş yığını gördük. Bu yığının, biz gelmeden biraz önce getirilip konulduğunu öğrendik. Taban çapı iki; yüksekliği bir buçuk metrelik bir küme oluşturan bu taşlar, otelin taşlanmasında ilk elde kullanılmıştır.

Bahanesi ne olursa olsun (kaldırım onarımı vb.) bu yığıntının, bizi taşlamak amacıyla önceden bilinçli olarak yerleştirildiği kanısındayız…

…Taşlamanın en ateşli, kalabalığın en çok olduğu akşam saatlerinde, otelden ceketsiz, beyaz gömlekli bir adam fırladı. Kapının önünde ki arabanın tepesine çıkarak, arabaya saldıranlara tekmeler savurmaya ve bağırıp çağırmaya başladı.

Taşlayanlar bir anda çil yavrusu gibi dağıldı. Bu gösteriyordu ki, eğer orda yönetim, katliamı önlemek için azıcık çaba sarf etselerdi, bu caniler kalabalığını dağıtabilir ve katliamı önleyebilirlerdi. Bunu adım gibi biliyorum…

…Otel yakıldı. İçinde 37 can yakılarak öldürüldü. Yaralılar daha da fazla. Kara adamlar doymuş uykuya döndüler. O gece ve ertesi sabah, bu cinayetin asıl başları, ellerini kollarını sallayarak Sivas’tan kaçtılar. Ne bir barikat, ne bir işlem, ne bir arama… Yollar kesilip, hiçbir şekilde arama yapılmadı. Nerden mi biliyoruz? Otelden kurtulan bir kişiyle katliam gecesinin sabahında elimizi kolumuzu sallayarak, Sivas caddelerinden geçtik. Hani o saatte Sivas’ta sokağa çıkma yasağı vardı? Kenti serbestçe geçtik, garajlara gittik, biletimizi aldık. Sorup soruşturan yok! Kimsiniz, nereye gidiyorsunuz diyen yok!

…Peki, 78 yaşında ki Aziz Nesin’i itfaiye merdivenlerinden aşağı savuran, yumruklayıp tekmeleyen kişi… O zamanın Refah partisi üyesi…

O ölüm kalım anında, en büyük birkaç yazar ve düşünürümüzden biri olan Nesin için ‘Asıl ölecek kişi o,gebertin! O insan değil hayvandır!’diyen ve demir kancalarla öldürmeye çalışan kişi… Bu kişi o merdivenin orda ki bir sürü polisin önünde nasıl kaçabilir?

Bunlar gibi aslında cevapsız o kadar çok soru var ki… Otelden yaralı olarak çıkanların kurşunlanmış olması, hastaneye götürülenlerin kayıt listesinden daha da fazla olması ve tanımadık, yani otelde kaydı olmayan, garip kıyafetli insanların olması daha da şaşırtıcı değil mi?

Ne yazık ki bütün bunlar zamanın tozlu yapraklarına gömülerek unutturuldu ve bizde unuttuk…

Aslında Sivas bu yakılma olayına ilk kez şahit olmuyordu.1590’larda zamanın aydını ve bilgesi Pir Sultan Abdal’da yine burada yakılarak öldürülmüştü. Pir Sultan Abdal’da o zaman Osmanlı’nın isteklerine karşı gelmiş, onlarla aynı düşünmediği için bu şekilde cezalandırılmıştı.

Ancak bir şeyi engelleyemediler, Pir Sultan’ın düşünceleri ve öğretileri günümüze kadar gelmiş ve birçok aydına ışık tutmuştur…

Aslında bu yakılma olayları tarih boyunca dünyanın her yerinde gerçekleşmiş ve hepsi da din başlıklı olaylar ekseninde olmuştur. Avrupa’dan örnek vermek istersek, Giordano Bruno ilk aklıma gelen…

1548 yılında İtalya’da Napoli yakınlarında doğmuştur. Bruno, ünlü bir filozof, matematikçi ve astronomdur. Çağdaş bilime öncülük eden kuramlarının en önemlileri, evrenin sonsuzluğuna ve birden çok dünyanın varlığına ilişkin olanlardır. Bruno, geleneksel yer merkezli astronomiyi reddeder. O, Katolik ve Protestan Kiliselerinin Avrupa’yı Hıristiyanlaştırma mücadelelerinin olduğu bir dönemde yaşamıştır. Böylesi bir dönemde, aykırı görüşlerini inatla korumuş ve görüşleri nedeniyle yakılarak öldürülmüştür.

Bruno, çorbada tuzu bulunan herkesin yaptığını yapmış, kendisi için değil, gelecekteki insanlık için yaşamıştır. Yaşamını yakılarak yitirmiş olması onu yok edememiştir. Çünkü gerçeklere ulaşmada engel tanımamış, fikirlerinden ödün vermemiş, eserleriyle düşüncelerini insanlara ulaştırmıştır…

Şunu söyleyebiliriz ki, bugün gerek Sivas’ta ki aydınları, gerek Pir Sultan Abdalı, gerekse Bruno’yu yakanlar değil, yakılanlar galip gelmiştir… Düşünceleri ve yaptıkları yıllarca anlatılmış, şiirleri, şarkıları ve sözleri dilden dile dolaşmıştır…

Yazımı 2 Temmuz 1993 Sivas’ta Madımak Otelinde yanarak hayatını kaybedenlerden Metin Altıok’un birkaç dizesiyle bitirmek istiyorum:
 
-Bilmemem gereken, şeyler öğrendim.
 Sorular sordum, sormamam gereken,
 Gördüm apaçık görmemem gerekeni,
 Söylenmezi söyledim.
 Suçum büyük ve taammüden.

-Rüzgarlarla aşındı, yıllar yılı bedenim,
 Çağıdır şimdi kurgusal bütün kötülüklerin,
 Kıyamet çoktan koptu,
 Haberiniz yok…
 Siz hala güneşin, her sabah doğuşuna güvenin…

 

Reyhan CÖMERT
                          
KAYNAKLAR:

- Teori Dergisi (1994-Ağustos) Dr. Şükrü Günbulut’un ; Sivas’ta İlk Sabahımız adlı makalesi.
- Teori Dergisi (1994-Temmuz) Ali Balkız’ın;  Geriye Baktığımızda Sivas adlı  makalesi.
- Ana Britannica, 5.cilt
- Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi. İletişim Yayınları,1.ve 8.cilt
  

 

Kaynak: alevihaberajansi.com - 1 Temmuz 2010

 

DOSYALAR BÖLÜMÜMÜZDE SESLİ DÜŞÜNELİM..... Beni tıklayınız....

İnsanoğlunun Dünyayı 3 000 000 000 000 000 000 000 000 000 000 000 başka canlı ile paylaştığı hesaplanmıştır.

 

Copyright 2004. Üzümbaba sitesi. All Rights Reserved