Ülkemizden kaçtı, Amerika’da
oturuyor, Türkiye’de her gün milyonu aşkın bedava
gazete dağıtıyor, TV’ler çalıştırıyor dünya
haritasının bilinmedik köşelerinde okullar açıyor,
devlete sızdı, iktidarda gücü var son marifeti de ne
biliyor musunuz?..
Sünni mezhebinden, Nakşibendi
tarikatından, Gülen cemaati bir kol...
Kutsal Müslümanlık artık dilim
dilim paylaşılıyor o şeyh, bu hocaefendi, şu bilmem
ne sarıklısı parsayı vurmak için kendine özgü tekke
kuruyor...
Niçin?..
Paralar.. paralar.. paralar
için..
Nereden geliyor bu paralar?..
Bilinmiyor, hesap sorulmuyor,
sorulamıyor devlet, dinci karanlık örgütler
karşısında solda sıfır...
*
Fethullah’ın güdümünde her yıl
‘Abant Platformu’ toplanır...
‘Platform’ bu yıl Aleviliğe ve
Alevilere el atmış...
Para çok!..
Paranın çekimi, cazibesi,
sıcaklığı her mezhepten ve meşrepten kişileri baştan
çıkarabilir...
Fethullah bizim Cumhuriyet’ten
bile transfer yaptı...
Alevi ya da Bektaşilerden
yapabilir mi?
*
Alevi - Bektaşi felsefesiyle
Sünni - Nakşi inancı arasındaki mantık çatışması
nereden kaynaklanıyor?...
“Enel Hak”tan...
Tanrı ile insan birliğini
vurgulayan bu sözü Sünni - Nakşi erbabı küfür
sayarlar...
Oysa tasavvufa göre ‘Enel Hak’
evrenin birliğini dile getiren diyalektiğin doğal
sonucudur...
Alevi - Bektaşi mizahının en
ünlü fıkralarından biri nedir?..
Yineleyelim:
Bektaşi bir gün nasılsa camiye
girmiş, imam efendi konuşuyor:
- Allah ne yerdedir, ne
göktedir, ne sağdadır, ne soldadır...
Bektaşi:
- Ulan, demiş, şuna yok
diyeceksin, ama, dilin varmıyor...
*
Alevi - Bektaşi, paha
biçilemeyen bir özgün felsefenin ve inancın ürünüdür
Gülen cemaatinin Saidi Nursi’ye bağlanan Nakşî
anlayışı ise Islamın görkemli tuba ağacındaki en
kısıtlı ve bağnaz dallarından birini oluşturur...
Fethullah’ın Alevi - Bektaşi
cemaatini parçalayıp dağıtarak yok etmek için
yapmayacağı şey yoktur bu yoldaki siyasetinde Gülen
her şeyi mubah sayabilir.
*
Bektaşiye sordum:
- Fethullah Gülen nasıl bir
kişidir?.. Erenler başladı anlatmaya:
- Fethullah ne yerdedir, ne
göktedir, ne sağdadır, ne soldadır...
Lafını kestim:
- Baba, neredeyse Allah
yapacaksın adamı...
- Bektaşi:
- Tövbe!.. dedi, ama baksana bu
Fethullah Amerika’da, Afrika’da, Asya’da, Türkiye’de
ve her yerde değil mi?..
CUMHURİYET - 18 Nisan 2009
TÜRKİYE'YE SOL GEREK
‘Ne darbe ne şeriat’ diyen Prof. Türkan
Saylan’ın hem de hukuk adına Veli Küçük gibi
‘faili meçhul cinayetlerle’ adı özdeşleşen
kişilerle aynı iddianamede anılmaması için
Türkiye’ye sol gerek!
Adı 1978 Balgat, Bahçelievler ve Maraş katliamları
ile bütünleşen bir kişinin ‘ulusal kahraman’
ilan edilecek aşamaya gelmemesi için Türkiye’ye sol
gerek!
12 Mart, 12 Eylül gibi darbeleri yapmış olmasına
rağmen, sanki bunlar olmamış gibi, özeleştiri
yapmadan herkese demokrasi dersi vermeye kalkan bir
Genelkurmay Başkanı olmaması için Türkiye’ye sol
gerek!
12 Eylül generalleri orta yerde durur iken,
palavradan darbe karşıtı söylemler gerçekleştirmek
yerine, 27 yıldır kaldırılmayan geçici 15. Maddenin
kaldırılabileceğini ve generallerin de
yargılanabileceğini göstermek için Türkiye’ye sol
gerek!
Bugüne kadar işlenmiş bütün siyasi cinayetlerin ve
katliamların ‘faili meçhul cinayet’ olmaktan
çıkarak ‘faili belli’ olmasının mümkün olduğunu
göstermek için Türkiye’ye sol gerek!
‘Baba beni okula gönder’ kampanyaları yerine
‘Deniz Feneri’ başta olmak üzere yüzlerce
yolsuzluk dosyasının nasıl deşifre edileceğinin ve
yolsuzluk yapan bütün kurum ve kişilerin nasıl
cezalandırılacağını görmek için Türkiye’ye sol
gerek!
Daha 25 yıl önce ‘Kürt ismi kırt kart seslerinden
türemiştir’ diyerek bunları yıllarca
savunanların arkasından da sanki bu tezi kendileri
üretmemiş gibi Kürt meselesinde ahkam kesmemeleri
için Türkiye’ye sol gerek!
Türkiye sınırları içinde yaşayan Kürtlerin
temsilcileri parlamentoda iken, onlarla
tokalaşmayıp, çözüm için onlarla oturup konuşma
yerine, gerçeklerden kaçarak uçakla binlerce mil
yapıp Bağdat ve Kerkük’te yaşayan Kürt yöneticilerle
konuşmak ve ‘çözümü dışarıda aramamak’ için
Türkiye’ye sol gerek!
Türkiye’de farklı kimliklerin, kültürlerin ve
inançların olduğunu kabul etmenin, ayrışmayı değil,
daha sağlıklı ve eşit koşullarda yan yana yaşamayı
sağlayacağını göstermek için Türkiye’ye sol gerek!
12 Eylül hukukunun yarattığı Anayasası’nın ve en
önemlisi onun ruhunun ortadan kaldırılabilmesi ve
demokratik, laik bir Türkiye’nin önünün açılabilmesi
için Türkiye’ye sol gerek! Seçim sisteminin ve
siyasi partiler yasasının değiştirilebilmesi için
Türkiye’ye sol gerek!
Yasama, yürütme ve yargı arasında güçler ayrılığının
ve bağımsızlığının uygulanabilir olduğunu göstermek,
başı sıkışanın yasal olmayan mecralar yerine
yasalara sığındığı, yargıcının vereceği kararın
hukuki olacağını, emniyet güçlerine de
güvenilebileceğini göstermek için Türkiye’ye sol
gerek!
İşçilerin, emekçilerin taleplerine çözüm bulabilmek,
halktan yana bir ekonomik program için Türkiye’ye
sol gerek!
Eğitim, sağlık ve sosyal güvenlik alanlarında
yaşanan tahribatları gidermek, bu alanlarda halktan
yana alternatif politikalar üretmek, yoksulluğu
ortadan kaldırmak için Türkiye’ye sol gerek!
Diyanet işleri Başkanlığı, Kuran Kursları, zorunlu
din dersleri gibi resmi politikalarla toplumun
dokusunu değiştiren, siyasal İslam lehine toplumu
muhafazakarlaştıran ve farklılıkları ortadan
kaldıran politikaları değiştirebilmek için
Türkiye’ye sol gerek!
Kendisine benzemeyeni, kendisi gibi inanmayanı,
kendisi gibi kültürel özellikleri olmayanı
dışlayarak, çoğunluk avantajını da kullanarak baskı
altına alarak kültürel, inançsal ve etnik alanlarda
tek tipliği yaratan politikalara karşı ırkçılığın ve
ayrımcılığın cezalandırılabilir olduğunu göstermek
için Türkiye’ye sol gerek!
Eğitim, sağlık ve enerji gibi alanlarında
özelleştirme yapılmadan da kamu yararına adım
atılacağını göstermek, madenlerin, limanların ve
tarımın Türkiye için yararlı kulanılabileceğini
göstermek için Türkiye’ye sol gerek!
NATO’ya karşı sahte çıkışlar yerine ‘6. Filo’dan
kurtulmanın’ mümkün olduğunu göstermek için
Türkiye’ye sol gerek!
Üniversitelerin kurumsal olarak özerk, eğitim olarak
özgür olabileceğini gösterebilmek için Türkiye’ye
sol gerek!
Diyanete ve savunmaya milyar dolar ayrılmadığında
dinin elden gitmediğini, ülkenin işgal edilmediğini,
tersine buralara ayrılan devasa bütçelerin eğitimde
kullanılarak, eğitim seferberliği ile Türkiye’nin
uluslararası standarlarda başarı hanesinin nasıl
yükselebileceğini göstermek için Türkiye’ye sol
gerek!
Kürt, Alevi, Ermeni, MGK, Ordu, Diyanet, YÖK,
Kıbrıs, AB gibi konularda bugüne kadarki
statükocu anlayışların değişmesi için yapılan
tartışmaların, ülkeyi bölmeyeceğinin, ülkenin dış
mihraklara peşkeş çekilmeyeceğinin görülebilmesi
için Türkiye’ye sol gerek!
Farklı inançlara, örneğin Alevilere eşit
yurttaşlık hakkı tanımanın, Alevilere yönelik
ayrımcı ve önyargılı yaklaşımları ortadan
kaldırmanın ayrılığı değil, birliği geliştirdiğini
görmek için Türkiye’ye sol gerek!
Cemevlerini aynen, Cami, Kilise, Havra, Sinagog,
Mescit gibi bir inanç merkezi olarak kabul
edilmesinin, sorun yaratıcı değil, sorun çözücü
olduğunu göstermek için Türkiye’ye sol gerek!
Maraş veya Madımak katliamları gibi
Türkiye’nin ayıbı olan katliamları teşhir etmenin,
bu tür katliamlar bir kez daha olmasın diye müzeler
açmanın, belgeseller yapmanın, broşürler çıkarmanın
ayrılıkları ve düşmanlıkları körüklemek yerine
toplumda utanma duygusunu artırarak, toplumsal
vicdanı yeniden ayakları üzerine oturtabilmesi için
Türkiye’ye sol gerek!
Cemaate ve dayıya ihtiyaç hissetmeden okuyabilen ve
yeteneğiyle iş bulabilen, kariyer yapabilen,
sorgulayan ama aynı zamanda da uygulayabilen bir
gençliğin olduğunu göstermek için Türkiye’ye sol
gerek!
Dayanışmanın, yardımlaşmanın, imecenin önemli
toplumsal değerler olduğunu yeniden göstermek ve
üstelik bunlar uygulandığında hayatın daha da
anlamlı olabileceğini göstermek için Türkiye’ye sol
gerek!
Necdet Saraç Kaynak: Birgün - 18 Nisan 2009
HAYDİ KIZLAR MEDRESEYE
ALİ
BALKIZ: Bu Ergenekon işinin iyice cılkı
çıktı.
Sistem kusuyor; JİTEM’ini,
derin devletini, gladyosunu, kontrgerillasını dışarı
atıyor diye beklendi. Patlayıcılar, silahlar,
suikast planları, darbe günlükleri bulundu. Faili
Meçhullerin, asit kuyularının peşine düşüldü.
Çiftlikler, konaklar, evler basıldı. Generaller,
albaylar, teğmenler, özel harekatçılar, gazeteciler,
televizyoncular, siyasiler gözaltına alındı. Dalga
dalgayı izledi.
Toplumun önemli bir bölümü tüm
bu olup bitenlere şüpheyle baktı.
“AKP, fırsat bu fırsattır deyip kendi muhaliflerini
bertaraf ediyor” yorumları yapıldı. Diğer bir
bölümü, “Türkiye
temizleniyor, şimdiye dek kimsenin cesaret edemediği
biçimde kendi kendisiyle hesaplaşıyor”diye yazdı, konuştu. Üçüncü bir
kesim ise durumu anlamaya çalıştı. En zor durumda
olanlar, kafası karışanlar bunlardı. Her yeni
dalgada düşünceleri, dalgalar gibi gitti geldi.
Eski yargıçlar, savcılar,
avukatlar, barolar, her yeni dalgada yaşanan hukuki
hatalara dikkat çektiler. Şüphelilere en başından
başlayarak suçlu muamelesi yapıldı, kişisel hakları
ihlal edildi dediler.
Soruşturmalar sırasında elde
edilen bulgular, gizlilik ilkesine uyulmaksızın,
yandaş medya aracılığıyla kamuoyuna taşındı. Böylece
toplum maniple edilmeye çalışıldı. Gündem
değiştirildi. Yerel seçimlerde böylece avantaj elde
edilmek istendi de denildi.
Velhasıl pek karışıktı ortalık.
Aslında herkesin söylediğinde
bir doğruluk payı var.
Ama bu payları ortadan
kaldırdığımızda geriye kalan kesin doğru ne?...Asıl
gerçek?...
Galiba asıl gerçeği
öğrenebilmek için, çok ama çok uzun süreceğe aday
gibi gözüken bu davanın sonucuna kadar beklemek
gerekecek.
Bekleriz.
Sabırlıyız.
Sabrımızın taştığı da olur.
Nasıl taşmasın?...
Türkan Saylan’a, ÇYDD’ye, ÇEV’e,
burs alan öğrencilere, burs veren hayırseverlere,
hocalara ne diyeceğiz?
Utanmakla yetinecek miyiz,
yoksa Türkan Saylan’a bir çift sözümüz mü olacak?...
Evet olmalı.
Bu işin asıl suçlusu Türkan
Hoca’dır. Vaktiyle bunları medreseden alıp, mektebe
gönderseydin ne sen ne de Türkiye bunları yaşardı.
Evrensel - 17 Nisan 2009
ULUSALCILIK BÜYÜK BİR
YANILGIDIR!
Tarihin kırılma
noktaları vardır
Güzel günler göreceğini umut
eden bir halkın çocukları için, giderek daha hüzünlü
bir karanlığın altında eziliyor olmak acı veriyor.
Tüm dünyada alıp başını giden iktisadi bunalım,
bizim coğrafyamızda siyasi açmazlarla büyüyor.
Görünen o ki; yakın gelecekte halının altına
süpürdüğümüz sorunlar, bu karmaşa döneminde gün
ışığına çıkacak. Toplumbilimin doğası, bu tür
hallerde ciddi çatışmaların yaşanabileceğini
söylüyor. Kimileri için bu çaresizlik hali, elbet
bir fırsat! Sinsi, acımasız, haince bir fırsat…
Kasımpaşalı olmak yeter mi?
Kasımpaşa’da gençliğini
geçirmiş bir adamın, gün gelip ülke yöneteceğini
düşünmek, ilk bakışta heyecan verici. Dahası; bir
düşünce uğruna mapus yatmak kişiyi olgunlaştırır;
halkından aldığı destek ve güvenle, dünyayı
yönetenlerin suratına şamar atmak da, egemenlere
boyun eğmeyen olmak da kitleleri harekete geçirir.
Bir halk çocuğunun, seçkinler arasında sıyrılıp,
başarı elde etmesini övmek olanaklıdır. Nitekim bu
durumu büyük bir devrimci gösterge olarak sunanlar
var. (Bakınız TARAF yazarı Yıldıray Oğur)
Bir kişiliğin ergin olabilmesi
için, biçim ve öz arasında tutarlı bir ilişki
bulunmasını beklemek hakkımız. Diyeceğim;
yoksulluktan gelen, özel okullarda okumamış, sokakta
savaşmış, zalime karşı direnen biri olmak önemlidir.
Ama yetmez öyle kalmak gerekir!
Eğer gün gelip iktidar
olduğunuzda, kavga verdikleriniz gibi davranırsanız;
IMF’ye el açıp, halkınızın ürettiği değerleri
özelleştirirseniz; ABD başkanının mihmandarı olmayı
kabul edip, medeniyetler buluşması diye sunulan
küresel zırvanın tarafı olursanız; yurttaşlarınızı
azarlayıp, neoliberal politikaları acımasızca
savunursanız; yanı başınızdaki halkların tepesinden
bombalar yağarken, yatağınızda rahat
uyuyabiliyorsanız; ötesi birilerinin yaşam biçimini
değiştirmeye kalkışıp, yeni bir sermaye sınıfı
oluşturuyorsanız, o kişiye devrimci değil, düzenin
adamı derler… Ne ‘öteki’dir, ne ‘zenci’! Hele asla
devrimci olamaz! Mazlumu oynamak, geçici iktidar
sağlayabilir, ama mazlumu savunmak gerekince maske
düşer…
Recep Tayyip Bey ve dostlarını
doğuran tek kutuplu dünya iklimi, beraberinde
ülkedeki tüm siyasi oluşumların pusulasının
şaşmasına da neden oldu. Karşısında sözde İslamcı
bir hareket bulan kimi solcu, milliyetçi güçler bir
ittifak çerçevesinde buluştular. Militarist bir dil,
farkında olmadan ırkçılaşan bir yaklaşımla muhalefet
etme gayretine girdiler. Oysa iktisadi anlayışı
olmayan bir ideolojinin yaşaması olanaklı değildi.
Karşınızda kapitalizmin yarattığı bir siyasete, ‘ben
daha iyi kapitalistim’ diyerek yanıt vermeye
kalkınca, ortaya saçma bir durum çıktı. Biri küresel
şirketlerin koynuna girerek iktidar olmayı başarıyor,
diğeri devlet kapitalizmini savunarak muhalefet
etmeye kalkıyordu. Neydi fark?
Ulusalcılık denen olgu yazık ki
ölü doğmuş bir anlayıştır. Askere göz kırpan,
iktisadi öneriler getirmeyen, ülkenin temel
sorunlarına (Kürt ve Alevi örneğinde olduğu gibi)
toptancı yaklaşan bu anlayış, en kötüsü korkular
üzerine kuruludur. Tükendi.
Bizi diğerlerinde ayırt eden
temel unsurlar vardır ve bunlara ulusalcılığın
yanıtları muğlaktır; Ekmeğimizi nasıl bölüşeceğiz,
bunu bilmek hakkımız. Yurt sevgisi yeterli gelecek
mi, yüreklere sızmış milliyetçi ilkelliğin dinmesine?
Liberaller bu sözde İslamcı
hareketle kol kola girerek nasıl tarihi bir
yanılgıya düştüyse, kimi sosyalistlerin yolunu
şaşırıp, milliyetçilerle kol kola giren ve adına ‘ulusalcı’
denen kanatta o kadar büyük bir hata içindedir.
Toplumda karşılığı yoktur. Değişen dünya dengeleri
sahici sosyalistleri işaret etmektedir!
Türkan
hocaya gelince durun bakalım!
Elbet yukarıdaki değerlendirme,
tüm Kemalistler yanılgılar içindedir diye
yorumlanmamalı. Özellikle Cumhuriyet devriminin
doğurduğu, yetiştirdiği bir büyük gövde vardır ki;
zamanla sola doğru eğilim göstermiş ve eğer yolları
darbelerle kesişmemiş olsaydı, Müslüman
topraklardaki önemli bir devrimci hareket olmayı
başaracaklardı. Bir diğer toptancı anlayış,
liberallerin ‘Bütün Kemalistler cuntacıdır’
dayatmasıdır. Kemalizmin bir damarı ırkçılığa yakın,
postal ilişkilerinden ötürü kirlenmiştir, doğru. Ama
bu diğer aydınlanmacı, bilime, akla dayanan damarı
bağlamaz ve etkilemez. Kantarın topuzu da burada
kaçmıştır işte!
Türkan Saylan bu ülkenin
gözbebeği olan bir aydındır. Geri kalmış ülkelerin
temel sorunları eğer sağlık ve eğitimse, hocanın
yaptığı katkının ve planın önemi ortaya hemen çıkar.
Cüzzam gibi bir hastalığı bu topraklardan kazımıştır
neredeyse. ÇYDD ile de, yoksulun, cahilin kapısından
girmiş ve bir büyük eğitim seferberliği başlatmıştır.
Öğreniyoruz ki, Kürt aileleriyle iletişim kurmak
için bu dili öğrenmiştir. Soruyorum şimdi; böyle bir
aydına, Kemaliste can kurban denmez mi?
Kendini bilmez kimi Kürt
akademisyenlerin, ırkçı/şoven bir söylemle “Haydi
Kızlar Okula” kampanyasını bir asimilasyon anlayışı
olarak değerlendirdiğini, burada anımsatmak isterim.
Diyeceğim; Türkan Hoca herkesi rahatsız eden bir
aydın! “Ne şeriat ne darbe” dediği için, son
Cumhuriyet Mitingi’nde konuşturulmayan hoca, niçin
hedef alınıyordu sorusunun yanıtı açıktır aslında!
Ülke, ya bir cemaatin eğitim anlayışıyla yetişen
kuşaklara devir olacak ya da sorgulayan, aydın,
bilimsel bilgiye inanan çocukların yetiştiği özgür
bir cumhuriyet olacak! Esas kavga, gelecek
tasarımına yöneliktir.
Ülkedeki tüm ilerici güçler
Türkan Hoca’nın yanında durmalıdır!
Şimdi ne
olacak?
Toplum bu ağır havayı daha uzun
süre taşıyamaz. Kimi liberal-solcular(!) bile son
olanlardan sonra ‘pes’ dediler (Örnek Aydın Engin).
Hızla ulusalcıktan uzaklaşan, sahici bir sol
söylemle toplumun büyük kesimlerini bir araya
getirme zamandır. Yoksulluk, acılar ortaklaştıkça,
önümüze yeni bir seçenek doğar. Tarihin en büyük
işsizlik oranına ulaşılan şu günlerde, 1 Mayıs
fırsat bilinip, tüm emekçiler bir araya gelmelidir.
Unutmayın “Onlar umudun
düşmanıdır.”
Enver Aysever
Kaynak: Birgün - 15 Nisan 2009
Kazım Genç: ‘AKP kendi
derin devletini kuruyor’
“Aleviler seçim
nedeniyle susuyor. 30 marttan sonra bangır
bangır eleştireceğiz. ‘Cumhuriyet’ adını
taşıyan parti çarşafa dolanamaz. Geçmişte
yaptık, böyle giderlerse baraj altı
kalacaklar.”
“AKP, Aleviliği yok
etmek istiyor. “Kıldan ince köprü yaptım.
Gelsin kullar girsin diye. Ben şöyle durayım,
Yiğit isen... Sen geç a Tanrı” diyen
Kaygusuz Abdal’ı bile ders kitaplarında hacı
yaptılar.”
“Sivas katliamından
Tugay Komutanı’nın bilgisi var. Asker ve
polis, 35 insanın yakılmasını seyretti. Bir
yüzbaşı ve üç polis yangından önce ‘otelde
asker ve polis var mı’ diye baktı. Sonra
yangın çıktı.”
* * *
NEDEN: KÂZIM GENÇ Yerel seçimlere beş gün
kaldı. Herkes artık yavaş yavaş hangi
partiye ve hangi adaya oy vereceğini
belirliyor. Acaba Aleviler kime oy verecek?
Geleneksel olarak CHP’yi destekleyen
Aleviler, ana muhalefet partisinin son “açılımlarından”
sonra ne düşünüyor? Eskiden olduğu gibi
topluca CHP’ye oy verecekler mi yoksa Alevi
oyları bölünecek mi? Çünkü onların oyları
seçim sonuçlarının belirlenmesinde her zaman
olduğu gibi bu seçimde de önemli bir rol
oynayacak. Alevilerin bir önemli rol
oynayacağı konu da Ergenekon süreciyle
ilgili. Ergenekon soruşturmasının
derinleştirilmesine Alevi topluluğu bütün
gücüyle sahip çıktığı takdirde, bu ülkede
derin devlete karşı toplumsal muhalefet çok
daha güçlenebilecek ve Türkiye kirlerinden
daha sancısız arınabilecek. Önceleri
Ergenekon soruşturmasına kuşkuyla bakan
Aleviler, Alevi önderlerine Ergenekoncular
tarafından suikastlar düzenleneceği
anlaşıldıktan sonra Ergenekon süreci
konusunda acaba fikirlerini değiştirdiler mi?
Sivas, Maraş, Gazi olaylarındaki “derin
devlet” ilişkisini nasıl değerlendiriyorlar?
Bütün bunları, Ergenekon’un son dönem
tutuklularından eski Özel Harekât Daire
Başkanı İbrahim Şahin’in bilgisayarında
bulunan suikast planlarında Ergenekon
örgütünün ölüm hedeflerinden biri olduğu
anlaşılan Alevi ve Bektaşi Federasyonu Genel
Sekreteri Kâzım Genç’e sorduk.
* * *
NEŞE DÜZEL: Ardı ardına
darbe günlükleri yayınlanıyor...
Cephanelikler bulunuyor... Ergenekon
örgütüyle ilgili gerçekler ortaya çıkıyor...
İki yıl önce yapılan Cumhuriyet mitinglerine
Aleviler büyük kitleler halinde katılmıştı.
Şimdi bu gerçekleri gördükten sonra o
mitingler hakkında ne düşünüyorsunuz?
KÂZIM GENÇ: Adı
Cumhuriyet mitingiydi ama, o mitingleri
düzenleyenlerin arasında Atatürkçü Düşünce
Derneği en öndeydi ve bu derneğin başkanı da
emekli bir kuvvet komutanıydı. Ben o dönem
Pir Sultan Abdal Derneği’nin başkanıydım. ‘Kardeşim
sen kuvvet komutanı olarak, bu ülkeyi
yöneten ordunun tepesindeki beş kişiden
biriydin. Yetki, güç sendeydi. Niye ülkeyi
yönetirken bir şeyler yapmadın da şimdi
alanlarda demokrasi demokrasi diye
bağırıyorsun? Günaydın! Neredeydin sen?’
diye düşündük tabii. Ve, biz o mitinglere
mesafeli durduk. Üyelerimize katılın demedik.
Katılın demediniz ama o
kuşkulandığınız o mitingleri de o gün
eleştirmediniz değil mi?
Hayır eleştirmedik.
Seyrettik.
Bugün Cumhuriyet
mitingleri yapılsa Aleviler gene katılır mı?
Bir yerlerden
güdümlenmediyse ve gerçekten sivil toplum
örgütlediyse katılırlar. Çünkü Aleviler,
Yavuz Sultan Selim’den beri padişahlık
boyunca çektikleri zulüm nedeniyle
cumhuriyete sahip çıkarlar.
Alevilerin çoğunluğunun
Kemalist ve ordu yanlısı olduğu söylenir.
Bütün bu darbe planlarının, Ergenekon’un
ortaya çıkmasından sonra Aleviler arasında
bu eğilim hâlâ kuvvetli mi?
Kemalizm ve ulusalcılık
olarak değerlendirilebilecek şeyler,
Alevilerin cumhuriyetten beri ruhlarına
işlemiştir. 1938 Dersim katliamı, Maraş,
Malatya, Çorum, Sivas ve Gazi olaylarıyla
dönem dönem ağır acılar yaşamış olmalarına
rağmen, Alevilerin cumhuriyetteki konumları
hiç bir zaman Osmanlı dönemindeki gibi ‘görüldükleri
yerde katledilme’ noktasında olmadı.
Aleviler bu nedenle hem cumhuriyete hem de
demokrasiye sahip çıkarlar. Ama Alevilerin
bu yaklaşımı bazılarınca kötüye
kullanılmıyor mu? Tabii kullanılıyor.
Cumhuriyet mitingleri buna örnektir. Toplum
bazen manipüle edildiğini anlayamaz.
Alevilerin çoğunluğunun
Kemalist olduğu bir gerçek.
Evet. Tartışmayız.
Kemalizm, içinde
demokrasinin yer almadığı altı oklu otoriter
bir ideolojidir. Daha doğrusu ordunun ve
darbelerin ideolojisidir.
Alevilerin, Kemalizmin
içinde olmaları ve Kemalizmin ordunun
ideolojisi olması, bir günde ortaya çıkmadı.
Dolayısıyla demokrasiye evrilmeleri de bir
günde olmayacak. Bu bir süreç. Zaten
Alevilerin önemli bir kesimi bugün “ne
şeriat, ne postal” sloganını söylüyor.
Ergenekon’un Alevi
önderlere suikast planladığı da ortaya çıktı.
Sizce neden Alevileri hedef almak istediler?
Geçen yıl Alevi ve
Bektaşi Federasyonu’nda yönetim değişti. Ali
Balkız genel başkan, ben de genel sekreter
oldum. Bizim dönemimizde Aleviler ilk defa
bir katliama uğramadan sadece hak talebi
nedeniyle meydanlara çıktı. Geçen 9 kasımda
Ankara’da 135 bin kişi “ayırımcılığa karşı
eşit yurttaşlık hakkı” için toplandı. Bir ay
sonra da, Maraş katliamında yitirdiklerimizi
Adana’da andık. Orada da 20 bin kişi
toplandı. Bu mitingleri görüp, “Alevi
toplumu Alevi örgütlerini dinliyor. Bunların
yöneticilerine yönelik yapılacak suikastlar,
Alevileri sokağa döker. Biz de aralarına 40
provokatörümüzü sokar, bir camiye, bir
yerlere bomba koyarsak, toplumda bir kaos
yaratır ve böylece ülkede darbe ortamını
hazırlarız” demiş olabilirler. 12 Eylül
darbesini de Maraş katliamı hazırlamamış
mıydı?
Bu suikast planlarını
öğrendikten sonra ne hissettiniz?
Ergenekon savcısıyla
iki kez toplam beş saate yakın görüştüm ben.
Ergenekon’dan tutuklu eski Özel Harekât
Daire Başkanı İbrahim Şahin’in
bilgisayarından çıkan bizimle ilgili
planları gösterdi bize. Başkan Ali Balkız’la
bana yerel seçimlerden önce suikast yapmayı
planlamışlar. Evimin fotoğraflarını
çekmişler. Fotoğraflarda kar vardı.
Ankara’da kar aralık başında ve son
haftasında yağdığına göre, demek ki o
günlerde eve kadar gelmişler. Benim evime
kargoyla bombalı paket göndereceklermiş.
Planda, sizi öldürmekle
neyi hedeflediklerini yazmışlar mı?
Evet. Eylemin amacı
olarak, Alevi toplumunda infial yaratmak,
ülkede kaos oluşturmak gibi şeyler yazılıydı.
Bana bombalı paketi de yakın bir akrabamın
ismiyle göndereceklermiş. Bu iş için sekiz
eleman görevlendirmişler. Ali Balkız’ın
arabasına da patlayıcı koyacaklarmış. Savcı
suikast planlarını gösterdiğinde, ben
hukukçu gözüyle belgeler sahte olabilir diye
baktım tabii.
Belgeler sahte miydi?
Her sayfanın üstünde
bir paraf vardı. “Nedir bunlar,” diye
sorduğumda, Ergenekon savcısı bu parafların
İbrahim Şahin’in avukatına ait olduğunu
söyledi. “Biz arama yaptığımızda dokümanları
kutulara, torbalara dolduruyoruz ve
mühürlüyoruz. Bunları Emniyet’te sanığın
avukatının yanında açıyoruz ve çıkan her
evrakı ona paraflatıyoruz.” Bu bilgi benim
için önemliydi. Belgelerle ilgili şüphe
duymama gerek kalmadı.
Bugün Ergenekon’la
ilgili gerçekleri öğrendikten sonra Gazi
olayları hakkında ne düşünüyorsunuz?
Maraş katliamı gibi
1995’teki Gazi olaylarını da devletin bir
yerlerindeki birileri planladı. Zaten
Susurluk’ta mahkûm olan özel timci Ayhan
Çarkın’ın, Gazi olaylarında insanların
üzerine ateş ederken fotoğrafları çıktı daha
sonra. Derin devlet bu işte! Bugün derin
devletin adı Ergenekon oldu. Biz Savcı Bey’e
Gazi ve Sivas katliamının üzerine gitmesi
gerektiğini söyledik.
1995’teki Gazi
olaylarında adı geçen Osman Gürbüz bugün
Ergenekon’dan tutuklu. Ergenekon davasında
yargılananlarla 1993’teki Sivas olayı
arasında bir bağ ortaya çıktı mı peki?
Henüz çıkmadı ama Sivas
olayı da derin devletin ülkeyi karıştırmak
için yaptığı bir eylem. Otuz beş kişinin
Madımak Oteli’nde yanarak can vermesine
devletin güvenlik güçleri seyirci kaldı.
Dönemin Sivas Valisi Ahmet Karabük anlattı:
“Beni o olaylar çıktığında Ankara’dan
Genelkurmay Başkanı aradı. ‘Asker tüm
gücüyle arkanızda. Tugay Komutanımız
emrinizde. Olayı hemen çözün’ dedi. O sırada
Tugay Komutanı yanımdaydı. Telefonu hemen
ona verdim. Genelkurmay Başkanı’yla
konuşmasında hep ‘başüstüne’ dedi ve kapattı.
Ama sonra Sivas’taki asker benim dediğim
hiçbir şeyi yapmadı.”
Sivas olayının içinde
dönemin Tugay Komutanı da mı vardı?
En azından bilgisi var.
Çünkü olay öyle kurgulandı ki, asker de
polis de insanların yakılmasını seyretti.
Zaten bizim başkan Ali Balkız o gün Madımak
Oteli’nde kurtulanlardan. Yangından hemen
önce otele üç polis geliyor, otelin içinde
polis olup olmadığını soruyorlar. Yok
denince gidiyorlar. Hemen ardından bir
yüzbaşı geliyor, o da otelde asker bulunup
bulunmadığını soruyor. Yok denince o da
gidiyor. On beş, yirmi dakika sonra da otel
yanıyor. Madımak’ın önüne iki cemse askerle
gelen Alay Komutanı, askerleri otelin önüne
dizip yangının çıkarılmasına engel olması
gerekirken, geri çekildi. Onu geri çeken güç
kimdir? Biz hâlâ bu sorunun cevabını
bekliyoruz. Başkan Balkız Sivas olayını en
ince ayrıntısıyla Ergenekon savcısına
anlattı.
Aslında sorduğunuzun
cevabını bulmuşsunuzdur da, sorumlulardan
hesap sorulmasını bekliyorsunuz. Öyle değil
mi?
Bizim cevabımız hep çok
açıktı. Maraş katliamı gibi bunu da devletin
bir yerlerinde birileri organize etti.
Nitekim Ecevit rahmetli olduktan sonra
çekmecesinden MİT’ten gelen bu bilgi notu
çıktı. “Maraş katliamını MİT’in içindeki MHP
kanadı organize etti” diyordu. Sivas’ın da
evrakı bir gün çıkacak elbette.
Aleviler, CHP’nin
tabanında önemli bir yer tutuyor... CHP ise
Ergenekon’un avukatı olduğunu açıkladı.
Bütün bu gerçeklerden sonra Aleviler CHP’yi
nasıl değerlendiriyor?
Alevi toplumu
özgürlüğüne çok düşkündür. Türkiye çok
partili düzene geçtiğinde, “Yeter, söz
milletin” diyen Demokrat Parti’ye önce oy
verdi. 1957’de ise desteğini çekti. Çünkü
sağa güveni kalmadı ve o günden beri de sağa
mesafeli durdu. Sağ, Sünni devleti temsil
eder. Bugün Aleviler mecburiyetten ve
mahcubiyetten CHP’ye oy veriyor.
Aleviler niye mecbur ve
mahcup?
Aleviler, şeriatın
geleceği ve böyle bir ortamda kendilerinin
yok edileceği korkusuyla davranıyorlar.
Yoksa Aleviler, CHP’nin kendilerini yok
sayması nedeniyle 1999’da alternatif olarak
Ecevit’in DSP’sini gördü ve ona oy verdi. Ve
CHP o seçimde barajın altında kaldı. 2002
seçiminde ise DSP’nin ikiye bölünmesi
üzerine Aleviler CHP’ye oy verdiler ve onu
barajın üstüne çıkardılar. Aleviler CHP’ye
bu kadar sahip çıkarken, CHP onlara sahip
çıkıyor mu peki?
Çıkmıyor mu?
Asla çıkmıyor. O yüzden
Aleviler, “Allah kahretsin” diyorlar ve
mecburiyetten gidip CHP’ye oy veriyorlar.
Onun Ergenekon’un avukatlığını yapmasından
da rahatsızlar. “Ergenekon’un avukatıyım”
diyene de, “savcısıyım” diyene de bizim iki
lafımız var. Bu ülkede 17 bin 542 faili
meçhul cinayetin avukatı ve savcısı olmak
sizin aklınıza niye gelmiyor?
CHP’nin çarşaf ve kuran
kursu açılımları Aleviler tarafından nasıl
karşılandı?
Açık söylüyorum. Bizim
suskunluğumuz bir şeylerin farkında
olmadığımız için değildir. Bizim
suskunluğumuz seçim dönemi nedeniyledir. “Aleviler
yüzünden birileri kaybetti ya da kazandı”
diye seçim sonuçlarıyla ilgili suçlanmamak
içindir. Yoksa biz 30 marttan sonra sesimizi
bangır bangır çıkaracağız. Eleştirilerimizi
söyleyeceğiz. Nasıl “bu ülkenin türban için
ölmek isteyen bir başbakana ihtiyacı yok. Bu
ülkenin cumhuriyeti ve demokrasiyi savunan
bir başbakana ihtiyacı var” diyorsak, “adında
cumhuriyet olan bir parti de çarşafa
dolanmaz” diyoruz. Biz, 29 Mart akşamına
kadar susuyoruz.
Geçen hafta konuştuğum
siyaset bilimci Hasan Bülent Kahraman, “CHP’nin
çarşaf açılımını kimse ciddiye almıyor ama
Aleviler çok ciddiye alıyor. Yerel
seçimlerden sonra CHP’nin yönetimini
değiştirmek isteyeceklerdir” dedi. 29
Mart’tan sonra bunu mu yapacaksınız?
Eleştirilerimizi
kamuoyuyla paylaşacağız. CHP’nin çarşaf
açılımını ciddiye alıyoruz. CHP’nin yönetimi
bizim eleştirilerimizle değişir mi bilemem
ama değişmek zorunda oldukları açık. Böyle
devam ederlerse gelecek günlerde gene
barajın altında kalacaklar. Bunu görmeleri
gerekir.
Bu seçimlerde Aleviler
kime oy verecek?
Bu yerel seçimlerde
Aleviler CHP’ye değil, daha çok kişilere oy
verecekler. Demokrasiden ve emekten yana
olan soldaki en kuvvetli isimlere oy
verecekler. Mesela İstanbul’da ve Ankara’da
CHP’nin adaylarını, Eskişehir ve Bolu’da
DSP’nin adaylarını, Mersin’de de DTP’nin
alevi adayını destekleyecekler.
Siz Ergenekon davasına
müdahil olarak katılabilecek misiniz?
Savcı Bey’e müdahil
olmak istediğimizi söyledik ama buna mahkeme
karar verecek. Bu ülkenin asıl ihtiyacı,
demokrasi isteyen herkesin Ergenekon
sürecine sahip çıkmasıdır.
Önceleri Ergenekon’un
varlığı Alevilerin de arasında bulunduğu bir
kesim tarafından kuşkuyla karşılanmıştı. Bu
kuşku ne zaman ortadan kalktı?
Henüz tam kalkmadı.
Sizce, Ergenekon nedir?
Bu yapıya ister Gladio,
kontrgerilla, JİTEM ya da Ergenekon deyin
derin devlet bu ülkede hep vardı. Tek fark,
şimdi devlet Ergenekon’u deşifre etme
yönünde adım atıyor. Bu ülkede darbeler hep
bu yapı üzerinden yapıldı.
AKP iktidarına mesafeli
olduğunuzu biliyoruz. Ergenekon onun
iktidarı sırasında ortaya çıkarıldı. CHP’nin
tavrına bakıldığında ise onun iktidarında bu
çetenin üstüne gidilmeyeceği anlaşılıyor. Bu
sizin seçimlerdeki oylarınızı nasıl
etkileyecek?
Seçimlerde oyumuzu
etkilemeyecektir. Zaten bir iktidar ülkedeki
her illegal yapılanmaya karşı demokrasi
adına mücadele etmek zorundadır.
Ama sizin oy verdiğiniz
CHP mücadele etmek bir yana, “Ben
Ergenekon’un avukatıyım” diyor.
Bu, onun yanlışı. Bir
kere barajın altında bıraktık, uslanmamış,
ne yapalım! AKP’ye mesafeli durduğumuza
gelince, onlar da bize mesafeli duruyorlar.
Bu sevgisizlik karşılıklıdır. Alevi toplumu
sağa oy vermez. Sadece çok azı verir.
AKP’nin Alevi açılımı
sizce yeterli mi?
AKP’nin Alevi açılımı
bir kandırmaca. “Din kültürü ve ahlak dersi
kitaplarına Alevilikle ilgili 32 sayfa
koydum” diyor. Bakıyorsunuz, bu ders
ilköğretim dördüncü sınıfta başlıyor, onlar
ise Aleviliği lise son kitaplarına koyuyor.
Lise sona kadar gencin beynini dolduracaksın,
sonra bir de Alevilik var diyeceksin.
Üstelik onların yazdığı Alevilikle bizim
Aleviliğimizin ilgisi yok. Hacı Bektaş
Veli’yi bile hacı yapıyorlar. Şiirinde, “Kıldan
ince köprü yaptım. Gelsin kullar girsin diye.
Ben şöyle durayım, Yiğit isen... Sen geç a
Tanrı” diyen Kaygusuz Abdal’ı hacca
götürüyorlar. Bu adamın hacda işi ne?
Aleviliği asimile edip, Alevi inancını
bitirmek istiyorlar.
Neler bekliyorsunuz
hükümetten?
Biz eşit yurttaş olmak
istiyoruz. Hükümete “AİHM ve Danıştay
kararlarını uygula. Okullarda din dersini
kaldır ya da seçmeli yap. Ama din dersi
okumayı seçen, gitsin okul yönetimine ve bu
isteğini bildirsin. Din dersi okumak
istemeyen gidip bildirmesin” diyoruz. Biz,
devletin din işlerinden elini çekmesini,
inancın sivil topluma bırakılmasını ve
dolayısıyla Diyanet İşleri’nin
lağvedilmesini istiyoruz. Devlet din
işlerini finanse etmemeli ve
şekillendirmemeli. Sadece denetlemeli, o
kadar. Böylece kavga biter. Laik devlette
Diyanet olmaz. AKP ayrıca cemevinin
Alevilerin ibadethanesi olduğunu kabul
etmiyor.
Cemevine ne diyor peki?
“Ben Aleviyim. Benim
ibadet yerim cemevi” diyorum. O bize, “cemevi
kültür merkezidir” diyor. Kardeşim sana ne?
Ben cemevinde ibadet ediyorum ve kendimi
böyle tanımlıyorum. AKP ise Alevi köylerine
cami yapıp oralara imam atıyor. Türkiye’de
87 bin kadar cami var. Bunun 60 bininin
arsası devletin. Bize ise devlet arsa
vermediği gibi, bize kendi arsamızın üzerine
bile cemevi yaptırmıyorlar.
Başbakan Erdoğan,
Aleviler bizim girişimlerimizi yetersiz
buluyorsa önerilerle gelsinler dedi.
Başbakan’a öneriler götürmeyi düşünüyor
usunuz?
Yazar göndeririz. Ama
bunu diyen Başbakan’dan biz iki kez randevu
talep ettik, vermedi.
Alevilerin kendi
aralarında bazı anlaşmazlıklar var.
Aleviliğin tanımı üzerinde anlaşamıyorlar.
Sizce Alevilik nedir?
Alevilik çok geniş bir
inançtır. İslam’ı kapsar ama ne bire bir
İslam’ın tamamıdır ne de bire bir İslam’ın
dışındadır. İslamiyet’in beş şartının
hiçbirini Aleviler yapmaz ama aynı Aleviler
“Hz. Muhammet benim peygamberim” der. AKP
ise bizim için, “Alevilik İslam’ın farklı
bir yorumudur. İbadet yeri de camidir” diyor
ve bizi bir tarikat olarak görüyor.
Alevileri asimile etmeye çalışıyor.
Aleviler arasında da
Alevilikle ilgili görüş farklılıkları var.
Niye Alevilik konusunda görüş ayrılığı var?
İslam’da da görüş
farklılıkları yok mu? Nurcular, Nakşiler,
Aczmendiler neden çıktı? Alevilik
konusundaki görüş farklılığının nedeni,
Aleviliğin, Anadolu’nun yasaklı inancı ve
kültürü olmasından kaynaklanıyor. Katledilme
korkusuyla Aleviler yüzyıllar boyunca kendi
bölgelerinde kapalı olarak yaşadılar. O
dönemde tenkit imkânları da yoktu. Bu yüzden
de Tunceli’deki, Balıkesir’deki, Sivas’taki
vb. herkes kendi yorumunu yaptı. Farklı
yaklaşımlar ortaya çıktı. Aleviler, Sivas
katliamından bu yana ilk kez Aleviliği
tartışıyorlar. Üstelik bu tartışmayı gizli
değil, kamuoyunun önünde açıkça ve özgürce
yapıyorlar.
Tekrar Ergenekon’a
dönersek... Ergenekon konusunda AKP’nin
gizli hesapları olduğundan kuşkulanıyor
musunuz?
Çok açık söyleyeyim.
Türkiye’de Kemalist, ulusalcı bir derin
devlet vardır ve devletin tek sahibi odur,
devleti o yönetir. Siyasi parti, sivil
hükümet, şu, bu hikâyedir. AKP, şimdi
Kemalist derin devleti egale ederken kendi
ılımlı İslam’ının derin devletini
oluşturmaya çalıştığı konusunda ciddi
şüphelerim var. Bunun karşısında demokrasi
mücadelesi verilmesi lazım. Çünkü bu süreç
bahane edilerek insanlar dinleniyor, bu
dinlemeler basına sızdırılıyor ve kişisel
özgürlüklere müdahale ediliyor. Ama şu da
var...
Evet...
Ergenekon haklı bir
süreç. Eğer bu ülkenin kirlerden arınmasını
istiyorsak, derin devletteki bu temizliği
AKP’nin yapması beni hiç ilgilendirmiyor.
1995’te gözaltında kaybolan 13 yaşındaki
Davut’un, Sivas’ta yok edilen 12 yaşındaki
Koray Kara’nın, 12 yaşında sırtından 12
kurşunla öldürülen Uğur Kaymaz’ın dramları
ortada dururken, ben ülkedeki kirliliği kim
temizlerse temizlesin onun yanındayım.
Ergenekon süreci kime yararsa yarasın
umurumda değil. Artık şunu biliyorum. Bundan
sonra bu ülkede kimse faili meçhul
cinayetler işleyemeyecek, yargısız infazlar
ve katliamlar yapamayacak. Çünkü bunun
hesabının bir gün sorulacağını bilecek ve
korkacak. İlk kez hesap soruluyor bu ülkede.
Cumhuriyet gazetesi
Alevilerin sevdiği bir gazete. Balbay’ın
günlüklerinden sonra Cumhuriyet gazetesi
hakkında ne düşünüyorsunuz?
İlhan Selçuk’un
İttihatçı yapısını herkes bilir. Bizler
öğrenciyken kolumuzun altında Cumhuriyet
gazetesi var diye dayak yemiş insanlarız.
Şimdiki durumu, bizi yaralıyor. Biz
demokrasiyi savunur diye düşünüyorduk meğer
Gazi olaylarını savunan yönü de varmış...
Endişeli misiniz?
Elbette. Biz Aleviler,
din vurgusu güçlü bir partinin sürekli
iktidar olmasından ve ona karşı demokrasi
mücadelesi verecek bir muhalefetin
olmamasından endişeliyiz.
Ordu hakkında ne
düşünüyorsunuz?
Ordu siyasetin dışında
olmalı ve kendisine verilen görevi yapmalı,
seçilmişlere bağlı olduğunu da bilmeli. Ama
ordu sivil yönetimle ilgili olarak, ‘onlar
beceriksiz, biz başa gelir toparlarız’ diye
düşünüyor. Nasıl toparladıklarını gördük. 12
Eylül darbesini gerçekleştirdiler, şeriatçı
yapıya sahip bir partiyi başımıza iktidar
yaptılar. Keşke ülkeyi ‘toparlamasalardı’ da
her gelişmiş ülkede olduğu gibi bu ülkede de
bir sol parti oluşsaydı!
Kaynak: Neşe
Düzel, Pazartesi
konuşmaları,
taraf
gazetesi.(23/03/2009)
Karınca kararınca şiirlerim
Laikliğin Alevilikle imtihanı
Alevilerin yarıya yakını
Diyanet içinde kendilerine de temsil hakkı
verilmesini ve pastadan pay almayı savunuyorlar. Bu
laikliğe aykırı bir durumdur çünkü devlete vergi
verenler sadece Sünni veya Aleviler değildir. Şayet
Anayasa’nın laiklik maddesine sadık kalınacaksa
biran evvel dini kontrol etmekten vazgeçilmeli ve
halkın vergileri sadece laikliği bozmayacak alanlara
harcanmalı.
GÜNDEMDE yine Alevilik var.
Hükümet Alevi açılımı yapıyormuş. Bunlar
konuşulurken hatırıma bundan tam iki yıl önce Aralık
2006’ta dünyaya bomba gibi düşen bir haber geldi:
Fransa’nın Bretanya bölgesindeki Plormel kasabasına
belediye tarafından dikilen Papa II. Jean-Paul’ün
heykeli laiklikle ilgili büyük tartışmalara sebep
olmuştu. 8,75 m. yüksekliğindeki devasa heykel,
Gürcü Z. Tseretelli’nin eseri idi ve belediyeye tamı
tamına 130 bin avroya mal olmuştu.
Tartışmalar heykelin Gürcü
birine yaptırılmasıyla, yüksekliğiyle veya
maliyetinin kabarık olmasıyla ilgili değildi. Sebep,
Fransa’da laikliğin teminatı olan 9 Aralık 1905
tarihli meşhur ‘Devlet ile Kiliselerin Ayrılması’
kanununa muhalif iş yapılıyor olmasıydı. Nasıl
olurdu da Fransa gibi laik bir ülkede bir belediye,
sınırları içinde bulunan Protestanlar, Ortodokslar,
Müslümanlar, Yahudiler, Ateistler ve Deistlerden de
toplanan vergiler ile Katolik bir faaliyet için
harcama yapabilirdi?
Belediyenin laikliğe aykırı bu
davranışı üzerine önce bu bölge sonra bütün Fransa
hop oturup hop kalktı. Çünkü Fransa laik bir
devlettir ve 1905 Kanunu’na göre devlet veya
belediyeler hiçbir inanç için para harcayamaz ve
bütçelerinde dinle ilgili bir kalem bulunamaz (m.
2).
Aklıma bizim anayasamızda hem
de 1937’den beri Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin
laik olarak kaydedildiği geldi. Bunun üzerine
laikliğin ne demek olduğuna çok önemli bir ilkeyi de
gözden kaçırmadan bir kez daha bakmak istedim. Nedir
o ilke?
Ruhani otorite mi?
Özellikle sosyal bilimlerde
belli kavramlar belli sistemler ve belli zamanlar
için kullanıldıklarında anlamlı sonuç verirler.
Kavramların sistemleri ve zamanları dışında
kullanıldıklarında açıklama kabiliyetlerini
yitirdiklerini hatta ‘komikleştiklerini’ biliyoruz.
Örneğin 4 bin yıl önceki Hititler dönemi için ‘mafya’dan
veya Osmanlı’da ‘commendatio’dan bahsedilmesi hem
anlamsızdır hem de komiktir.
Yoksa Hititlerde de kanun dışı
uygulamalar ve Osmanlılarda da intisap ilişkileri
vardır ama isimleri ile birlikte işlevleri ve
konumları farklıdır. Bu itibarla birçok uygulama,
ancak ortaya çıktıkları zaman ve ortam içinde
kullanılabilirler.
Laiklik de bu tür
uygulamalardan biridir. Dünyevi otorite ile ruhani
otorite ayrımının yapılabildiği tarihin belli bir
coğrafyasında ve anında, belli bir kültür içinde
ortaya çıkmıştır ve yaşaması için gerekli şartlar
sağlandığında varlığını koruyabilir. Bu yüzden
Musevilik gibi ruhani otoritenin (ruhban sınıfın)
olmadığı bir bütünde, laiklik uygulamasını ararsanız
çıkmaza girersiniz. Çünkü orada otorite, ruhani ve
dünyevi olarak iki parçaya bölünemez.
Museviliğin hákim olduğu bir
coğrafyada muhakkak laikliği uygulayacağım derseniz,
bu takdirde de laikliğin işlemesi için otoriteyi iki
parçaya ayırmanız gerekir. Bunu yaptığınızda da
artık ‘Musevilik’ten bahsedemezsiniz. Bu duruma
getirilmiş Musevilik en hayati azaları kopartıldığı
için mümkün olan en kısa sürede ya yok olacak ya da
ucubeye dönmüş bir organizmaya benzeyecektir.
Batı nasıl çözmüş?
Bu kısa uyarıdan sonra
laikliğin ne olduğunu hatırlamaya geçebiliriz.
Biliyoruz ki Hıristiyanlıkta insanlar ikiye ayrılır:
Birinci kısmına klerikos/clericatus denir. Bunlar
din adamlarıdır ve ruhban sınıfını oluştururlar.
Bu sınıf kendi içinde tekrar
regularis ve saecularis diye ikiye ayrılır.
Regularis ruhban, manastırlara kapalı münzevi bir
hayat süren zahitlerdir. Saecularis ruhban ise papaz,
piskopos gibi halk içinde yaşayan ayin
yürütücüleridir. İkinci kısmına laic/laos denir.
Yani zahit veya papaz olmayan sade Hıristiyanlar
veya ‘halk/avam’. Yani kiliseye mensup olmadığı için
herhangi dini bir ayin yürütmeye yetkili olmayan
kişi lay-man.
Musevilik ve İslam’da olmayan
bir tiptir bu. Çünkü her bir Musevi veya Müslüman
herhangi bir dinî ayini yürütmek (msl: namaz
kıldırmak, nikáh kıymak) için bir yere bağlı olmak
zorunda değildir.
Batı’da laik kelimesinin anlamı
daha sonra genişletilerek dini/ruhani bir mahiyet
taşımayan fikir, kurum, ilke, hukuk ve hatta
binalara da teşmil edilmiştir. ‘Laik fikir, laik
bina’ gibi. Laik hukuk denince de mesela bundan dinî
olmayan, esaslarını dinden almayan hukuk anlaşılır
(bu mümkün müdür? Çok şüpheli. Çünkü hukuk
kaynaklarından biri de yazılı olmayan örf, adet,
gelenek, teamül olduğu için bu kanallarla laik
hukuka bile dinin sızması her zaman ve zeminde
kaçınılmazdır).
Yukarıda değinilen ve
saecularis-saeculumdan türetilen sekülerlik vardır.
Dünyalıların işleri ile meşgul olan ruhban anlamı
daha sonra genişleyerek uhrevilikle ilgili olmayıp
sadece dünyevi herşey haline gelmiştir. Ne gibi?
Yemek yemek, yıkanmak, tuvalete girmek, ev
temizlemek, cinsel ilişkide bulunmak v.s. Listeyi
uzatıp dinle ilgisiz işler kümesini genişletmek
mümkündür.
Bunlar Hıristiyanlık’ta seküler
(dünyevi) faaliyetlerdir. Bunların dışında mesela
tapınağa, mezarlığa gitmek, vaftiz ve nikáh
muameleleri vs. ise Hıristiyanlara göre uhrevi
eylemlerdir. Musevilikte ve İslam’da ne dünyevidir,
ne uhrevidir? Yemeği sağ elle ye! Musevilik’te etli
ile sütlüyü karıştırmadan ye! Tuvalete sol ayakla
gir, sol elle taharet yap, sağ ayakla çık! Evini
şartla temizle! Musevilik’te cinsel ilişkiden önce,
İslam’da sonra boy abdesti al! Musevilik’te cinsel
ilişkide bedenler çıplak olarak birbirine temas
etmesin diye araya kalınca bir örtü koy! İslam’da
cinsel ilişki esnasında üstüne örtü al! ve daha
binlercesi. Kısaca bir Musevi ve bir Müslüman’ın
dünyadaki her anı, din tarafından uhrevi kılınmıştır
(İslam ve Modernite, ed. G. Putlar: 69-70). Biz
kalkmış ayrımdan bahsediyoruz.
Vergine sahip çık!
Laiklik de işte tam da bu
ayrımdan yani anın, dünyevi ve uhrevi olarak
ayrılabilmesinden kaynaklanıyor. Bir gün içindeki
dünyevi faaliyetlerin türevi olan işler de siyasi
otorite tarafından, uhrevi eylemlerin türevi olan
işlerse kilise tarafından yönetiliyor.
Hıristiyanlıkta bu yüzden otorite, siyasi ve ruhani
olarak ikiye ayrılabiliyor.
Ancak karmaşa, ruhban sınıfının
olmadığı ve gündelik hayatta dünyevi-uhrevi
ayrımının yapılamadığı Musevilik’te ve İslam’da
otorite dünyevi ve uhrevi olarak nasıl bölünecek
sorusu ile başlıyor.
Laiklik bu ayrım ile kaim. Ama
herşey bununla bitmiyor. Otorite ikiye ayrıldıktan
sonra bu parçaların birbiri ile ilişkisinden başka
uygulamalar da doğuyor. Yani örneğin siyasi otorite,
dini otoritenin altında ona bağlı olursa uygulamanın
adı teokrasi oluyor, Vatikan’daki gibi.
Tersi durumda yani dini otorite,
siyasi otoriteye bağlı olursa sekülarizasyon adını
alıyor, Birleşik Krallık’taki gibi. Biliyorsunuz
Britanya’da VIII. Henry’den beri (ö. 1547) hükümdar
aynı zamanda Anglikan Kilisesi’nin başıdır, kilise
ona bağlıdır ve dini istediği gibi kontrol eder!
Şimdi geldik Türkiye örneğine:
Türkiye Cumhuriyeti’nin anayasasında devletin laik
olduğunu belirttim hem de 1937 yılından beri. Bu
bize bir şeyi işaret ediyor. Demek ki anayasaya göre
Türkiye’de hem günlük işler hem de onun türevleri,
dünyevi ve uhrevi olarak ayrılıyor ve muameleler
bunun üzerinden yürüyor, aynen Fransa’da olduğu gibi.
Anayasaya böyle bakıldığında
Türkiye’nin ciddi meselelerle karşı karşıya olduğunu
görürüz. Bunların başında para meselesi gelir.
Kısaca Türkiye’de yaşayanlardan toplanan vergilerin
ayrımcılık yapılmadan harcanması meselesi. Bu alanda
laikliği zedeleyici yüzlerce örnekten birkaçını
zikredeyim:
1999 depreminden sonra bedelli
askerlik yapmak üzere Kütahya’ya gittiğimde tugay
içinde tugay komutanının nezdinde ve Arapça dualar
eşliğinde Kütahya müftüsünün yönettiği İslami bir
ayine dáhil edildik. Dualara başlandığında herkes
gibi biz de ellerimizi kaldırdık. Hemen yanımdaki
Musevi ile önümdeki Rum-Ortodoks’un da ellerini ‘mahalle’
içinde olmadığımız halde ‘toplumsal baskı’ ile
açtıklarını gördüm. Ardından onların da ödedikleri
vergiler ile satın alınmış bir koç hem de
inanmadıkları bir dinin ayini ile kurban edildi.
İtiraz edebildiler mi veya daha sonra edebilecekler
mi? Ne mümkün!
Laik değil seküleriz
3 Mart 1924’te kurulan Diyanet
İşleri o tarihten beri her yıl devlet bütçesinden
mühim bir pay almakta ve bunu ‘Sünni’ Müslümanların
bin türlü işi (camilerin, tuvaletlerin yapımı,
onarımı, imam ve müezzinlerin maaşlarının ödenmesi
vs.) için harcamaktadır. 2008 yılında bütçeden
aldığı pay 2 milyar liradır.
Aslında bu meblağın önemi
yoktur. Önemli olan bunun devlet bütçesinden
karşılanıyor olması ve bütçenin de Sünni Müslümanlar
yanında Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olup da
Alevilerin, gayrimüslimlerin, ateistlerin ve
deistlerin ödedikleri vergilerden oluşmasıdır.
Bu örneklerin laiklikle
bağdaşmadığı ortadadır. Türkiye’deki sistem
laiklikten çok sekülarizasyona benzemektedir.
Siyasi otorite, Fatih Sultan
Mehmed’den itibaren suni şekilde varlığını kabul
ettiği dini otoriteyi kontrolü altına alarak ülkede
rejimin kabul ettiği ve bünyesinde zaman zaman
değişiklik yaptığı Sünni bir homojenite oluşturmaya
çalışmaktadır.
Ama anayasada laiklik
yazmaktadır hem de Atatürk’ün ölümünden bir yıl
öncesinden yani İsmet İnönü’nün son başbakanlığı
olan 1937’den beri. Evet, yazıyor hem de açık açık.
Bu bana kütükte yanlışlıkla
erkek yazıldığı için mavi nüfus cüzdanı verilen ve
bu yüzden askere çağrılan ve bir türlü evlenemeyen
kadınları veya tersi durumları hatırlattı. İşte
Diyanet İşleri’nin devlete bağlı olması hali
laikliğe aykırı uygulamalardan biridir.
Dini kontrol etme
Ateist Aleviler de dáhil
Aleviliği bir din, bir kültür, İslam dışı bir
doktrin olarak kabul eden tüm Alevilerin yüzde 97’si
Diyanet’in bugünkü durumundan memnun değildir.
Memnuniyet nasıl sağlanacak sorusunun cevabı ise
çeşitlilik kazanıyor.
Alevilerin yarıya yakını
Diyanet içinde kendilerine de temsil hakkı
verilmesini ve pastadan pay almayı savunuyorlar
Diyanet içinde Alevi bir müdürlük bu taleplerden.
Prof. Y. Sabuncu bunun ‘Katolik kilisesinde
Protestan bölümü’ kurmak gibi işe yaramaz bir çözüm
olduğunu söylüyor.
Ama işin gözden kaçan daha
mühim bir noktası var: Böyle bir aşı yapılacaksa
bile laikliğe aykırılık yine devam edecektir. Çünkü
vergi verenlerin hepsi Müslüman (Sünni veya Alevi)
değildir ve onların vergileri kabul etmedikleri
inanç sistemleri için hálá harcanıyor olacaktır.
Son olarak anayasanın bu
maddesine sadık kalınacaksa biran evvel dini kontrol
etmekten vazgeçelim ve vergileri sadece laikliği
bozmayacak alanlara harcayalım. Yok, eğer sadık
kalınmayacaksa laikliği çıkarıp yerine irticai bir
faaliyet olarak (1924 Anayasası’ndaki gibi) devletin
dini İslam dinidir diye yazalım. Müslümanlar
dışındaki herkesi de vatandaşlıktan atıp statülerini
zımniliğe indirgeyelim. Görelim bakalım o zaman
halimiz nice oluyor!
TEYFUR ERDOĞDU Dr. Yıldız Üniversitesi Öğretim
Üyesi
Kaynak: Star gazetesi - Açık
görüş - 12 Ocak 2009
Copyright
2004. Üzümbaba sitesi. All Rights Reserved